Popüler Yayınlar

2 Kasım 2013 Cumartesi

Çocuğunuz annesini unutmasın

Çalışan annelerin en büyük kararsızlığıdır bebeğine bakması ya da işini tercih etmesi. Bakıcıya emanet etmede karar kılınsa bile birçok soru beraberinde gelir. Bakıcı ararken nelere dikkat etmek gerekir? Kaç yaşında ya da kaç aylık bir bebeği bakıcıya emanet edip işe başlamak doğru olur?
Bir kadının belki de sahip olabileceği en kutsal sıfattır ‘annelik.’ Bu sıfatın verdiği sorumluluk ve duygusal hissiyatla Allah’ın bahşetmiş olduğu emanete en güzel şekilde sahip çıkmak, onu yetiştirmek ister. Bu yüzden çalışan kadının hayattaki en büyük ikilemlerinden biridir annelik görevi ve iş hayatı arasında yapmak zorunda kaldığı seçim. Daha gebeliğin ilk aylarında başlar soru işaretleri. Bebeğime ben mi bakmalıyım, onu anneannesi/babaannesine mi bırakmalıyım, yoksa bir bakıcı mı tutsam, peki güvenilir bakıcıyı nereden bulacağım?
Bir bebeğin ilk aylarda yaşadıkları ileriki yaşlarda sahip olacağı karaktere de yansıyor. Bu sebeple çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı Doç. Dr. Mazlum Çöpür, bir annenin en azından üç yaşına kadar çocuğuna kendisinin bakmasını tavsiye ediyor: “Bebeğin  annesine bağlılığını geliştirmesi ilerideki ruh sağlığı ve zihinsel gelişimi açısından çok önemli. Anne sadece bebeğin fiziksel ihtiyaçlarını sağlamaz. Bir annenin içten gösterdiği sevgi, şefkat, sıcaklık, ilgi çocuğun güvenli bir bağlanma geliştirmesine ve ileride sağlıklı, tutarlı sosyal ilişkiler kurmasına neden olur. Bağlanmayı geliştiremeyen çocukların sosyal ilişkileri tutarsız ve çekingen olur ve sorunlar yaşar. Güvenli bağlanma dediğimiz sürecin geliştirildiği dönem de üç ay-üç yaş arasıdır. Bu yüzden mümkünse ilk üç yıl bebeğe annenin bakması gerekir.”
Fiziksel bakımdan çok, duygusal bakım önemli
İş hayatına devam etme kararı alan anneyi bakıcı bulma konusunda zor bir süreç bekler. Eğer çocuğu bırakabilecek akrabalar da yakın çevrede yaşamıyorsa bebeği emanet edecek birini bulmak bir hayli zaman alır. Uzman Doktor Mazlum Çöpür, bu durumda duygusal yönden çocuğa yakın davranacak birinin tercih edilmesi gerektiğini anlatıyor: “Bir annenin bakıcı bulurken önceliği fiziki olarak iyi bakım veren bakıcıdan çok, çocuğu seven, ona sevgi ve şefkatini gösteren, çocukla konuşan, oynayan, soğuk davranmayan biri olması gerekir. Fiziki bakım elbette önemli ancak duygusal yönden çocuğa iyi bakmak daha önemli.”
Bakıcıya emanet edilen çocukla ilgili yaşanan bir diğer sorunsa çocuğun gittikçe anneden uzaklaşması ve bakıcıya bağlanmasıdır. Çöpür, bu durumda annenin kendisini sorgulaması gerektiğini vurguluyor: “Bir çocuk annesinden daha çok bakıcıya yakın davranıyorsa annenin düşünmesi gerekir. Anne ya çocukla çok az vakit geçiriyor ya da birlikteyken onunla yeterince ilgilenmiyordur.” Çocuğun sağlıklı gelişimi açısından anne ve bakıcının çocuğa yaklaşımının da aynı olmasını ve birbiriyle çelişmemesini de hatırlatıyor Dr. Çöpür.

‘Bakıcı sorunluysa çocuk da sorun yaşar’

Gelişim psikolojisi uzmanı Burçin Demirkan Baytar, bebeklik döneminde duygusal değişimin sağlıklı olabilmesi için en büyük görevin anne-babaya düştüğünü söylüyor: “Günümüz koşullarında anne ve babaların çoğunun yoğun çalışıyor olması nedeniyle büyükanneler, büyükbabalar, profesyonel bakıcılar ve kreşler de bebek bakımında rol alıyor ancak hiçbiri anne-babalık kadar değil.” Baytar, bakıcının problemli olmasının bebeği de etkileyeceği görüşünde: “Bebeğe bakım veren kişilerde sorun varsa, çocuğun da sorun yaşama ihtimali yüksek. Bunu her zaman bir bakıcıya bağlamak yanlış olur ama seçim iyi yapılmazsa bazen çocukta aşırı hareketlilik, kekemelik, geç konuşma gibi sorunlarla da karşılaşılabilir.”
Mümkünse büyükanneler denetiminde 25 yaş üstü bir bakıcı öneren uzman Burçin Demirkan Baytar’ın bebeği bakıcıya bırakma süreciyle ilgili de tavsiyeleri var: “Bu döneme küçük ayrılık süreçleriyle başlamak uygun olur. Bebek yarım saat başkasının bakımında olduktan sonra annesinin gelmesi gibi... Bu saat dilimi aşamalı olarak artırılır. Tabii bu hazırlık süreci de yaşa göre değişir.” Baytar’a göre bakıcı sürecinde anne ve çocuğun birbirinden uzaklaşmaması için bakım veren kişinin de dikkatli olması gerekiyor: “Anne ile çocuğun bağının güçlenmesi bakıcının da desteklemesiyle olan bir şey. Böylece bakıcı da daha sağlıklı ve pozitif bir çocuğa hizmet eder. Ayrıca anne eve geldiğinde düzenli olarak çocuğuyla kaliteli vakit geçirmeye özen göstermeli ve ona daha çok vakit ayırmalı.”

‘İkinci çocuğumu küçükken bırakmayı düşünmüyorum’

Tuğba Kabacaoğlu 31 yaşında bir gazeteci. Bebeği henüz üç buçuk aylıkken işe dönmek zorunda kalır. Bebeğine anneanne ve bakıcı birlikte bakar. Bebek beş buçuk aylık olduğunda anneanne kendi evine döner. 2 çocuk annesi olan bakıcıyla tanışma hikâyesini şöyle anlatıyor Kabacaoğlu: “Oturduğum sitede bir hanım vesilesiyle tanıştık. Evine gidip, ziyaret ettik. Kızım onu görür görmez kucağına gitti. Ki, daha çok küçüktü. O da sevgiyle sarıp sarmaladı, öptü, konuştu onunla. Bu ilk temas benim için önemliydi ve tam not vermiştim.” İlk zamanlar çok ciddi güven problemi yaşamadığını söyleyen ve bakıcısından memnun olan Kabacaoğlu yine de bebeğini çok küçükken başkasına bırakmanın zor olduğunu anlatıyor: “Şartlar ne olursa olsun bir annenin küçücük bebeğini bırakıp işe gelmesi kadar travmatik başka bir şey olamaz. Çok zorlandım tabii ki. Hatta şimdi bir bebek daha bekliyorum. Bu kadar küçükken bırakmayı düşünmüyorum kesinlikle! Çünkü o sıkıntılı süreci tekrar atlatamamaktan korkuyorum. Bu bakıcıyla değil, annelik hissiyatıyla ilgili bir şey.”

‘Çocuğumun bakıcıya olan yakınlığını kıskandım’

Muhasebe müdürlüğü yapan Fatoş Yıldırım 34 yaşında ve iki çocuk annesi. İlk çocuğunu beş buçuk aylıkken bırakıp işe başlayan Yıldırım, bakıcıya komşularının tavsiyesiyle ulaştığını söylüyor. Bu konuda şanslı olduğunu düşünen Yıldırım, ikinci çocuğunu da aynı bakıcıya emanet eder: “Çocuklarım onu çok sever hatta anneanne diye hitap ederler. Kendisinden çok memnunum.” Yıldırım, her ne kadar bakıcıdan memnun olsa da ilk zamanlar çocuğu kendisinden uzaklaştığı için kıskançlık problemi yaşamış: “Artık onunla ilgilenen, ihtiyaçlarını gideren bakıcısı olduğu için akşam eve geldiğimde benimle ilgilenmiyordu. İş çıkışı onu bakıcısından almaya gittiğimde bana gelmemek için sıkı sıkı bakıcısına sarılıyordu. Bu durum beni çok üzüyordu tabii. Bir buçuk, iki yaşına kadar da bu şekilde devam etti. O dönemde bana anne sevgisiyle yaklaşmadı diyebilirim.” Bakım veren hanımın çocuğun kendisinden uzaklaşmaması için onu sürekli kendine yönlendirdiğini de ekliyor Yıldırım. Şu an bir buçuk yaşında olan ikinci çocuğunun da aynı durumda olduğunu söyleyen anne, artık bu duruma üzülmüyor: “Kendisini şimdi daha iyi tanıyorum ve aralarındaki bu bağ hoşuma gidiyor. Çünkü böylelikle onunla ne kadar mutlu olduğunu düşünüyor, rahatlıyorum.”

‘Bebek, anne kokusuyla huzur buluyor’


Emine Köksal 38 yaşında bir ev hanımı. İki çocuk annesi olan Köksal, üç yıl önce kendi evinde çocuk bakmaya başlar. İlk baktığı çocuğun...

1 Kasım 2013 Cuma

Uyku sizi daha akıllı yapar mı?


Non-REM uykusu (NREM): Üç uyku aşamasına geçerken, beyninizdeki aktivite iyice yavaşlar ve beyin nöronlarınız eşzamanlı olarak harekete geçer.
Evre 1 NREM: İnsanlar bu aşamada uyandırıldığında uyanık olduklarına inanırlar. Uykuya daldıklarını hatırlamazlar. Bu uyku aşamasında uykuda düşme hissini (ani sıçrama) yaşayabilirsiniz.
Evre 2 NREM: Bu dönem uykumuzun büyük bölümünü kapsar. Rüya görme derin aşamalara göre daha az yaygındır ve uyuyan kişi kolayca uyanır.
Evre 3 NREM ya da kısa uyku dalgası (SWS): Bu non-REM uykunun en derin aşamasıdır. EEG çekimlerine bakılınca beyindeki birçok nöronun senkronize olarak hareket ettiği gerçeği yansıtılarak elektrik aktivitesinde (grafiğin dip ile doruk noktası arasında büyük farklılıklar var) yüksek açıklık, düşük dalgalanma görülmüştür.
Hızlı Göz Hareketleri (REM) uykusu: Bu aşama rüyaların görüldüğü, göz kapağınızın altında gözlerinizin hızlı hareketleriyle bağlantılı evredir. Kısa uyku dalgasının tam tersi olarak, beynin farklı bölgeleri senkronize değildir, fakat her bölge ayrı ayrı kendi işini yapar. Uyanınca bu aşamadaki rüyaları hatırlarsınız.
1. REM uykusu üretici olmanızı destekler: REM uykusu boyunca nörotransmitter asetilkolin yoğunlaşması uyanık olduğunuz zamankinin 2 katıdır. Bu durum, bilginin tamamen farklı parçaları arasındaki yeni ağları kolaylaştırarak nöronlar arasındaki bağlantının değişimini destekler. Beatles'ın Yesterday şarkısını rüyasında yaptığı söylenir. Ayrıca Frankenstein'de uykuda üretilmiştir.
2. Rüyalar uykumuzun içine işler: Rüyaların sadece REM uykusunda oluştuğu fikri tam olarak doğru değil. Biz gerçekte uykunun her evresinde rüya görebiliriz ve hatta uyanıkken bile (hayaller gibi). Buna rağmen, rüyaların REM uykusunda non-REM uykusundan daha yaygın olduğunu söylemek adilcedir. Ayrıca bu uyku döneminde daha canlı, duygusal ve garip olabilirsiniz.
3. Uykusuzluk antidepresandır: Uykusuzluk bir çeşit yarı-keyif haline yol açabilir ve 1970'li yılların başından beri depresyon tedavisinde kullanılmıştır. Malesef, hastalar biraz fazla uyuduklarında moral bozukluğu sıklıkla geri döner. Tedavi olarak bir ikazla birlikte kullanılmak zorundadır. Uzun süreli uykusuzluk hafızada bozukluğa ve diğer sağlık problemlerine yol açar.
4. Uyku ihtiyacımız genel olarak çeşitlilik gösterir: Tepki süresi test edilerek elde edilen uyanıklık ölçümleri uykuya ne kadar ihtiyacımız olduğu konusunda büyük farklar olduğunu ortaya çıkardı. Pennsylvania Üniversitesi'nde yürütülen araştırmada, 8 saat uyku birçok insan için aldatmacadır. Fakat tahminen nüfüsun yüzde 5'ine 5 ya da daha az saat uyku yetiyor.
5. Bazıları için geç yatmanın bir bahanesi var: Erken yatıp erken kalkmak herkes için geçerli değildir...

25 Ekim 2013 Cuma

Sarımsak yemeye korkmayın, çaresi var!



Sarımsağın kanserle savaşma, kolesterolü ve kan basıncını düşürme gibi pek çok faydası var. Ancak çoğu insan yoğun kokusu nedeniyle sarımsaktan uzak durur. Peki, sarımsak kokusunu doğal olarak nasıl önleyebilirsiniz? İşte sarımsak kokusunu gidermenin doğal yolları...
Maydanoz yiyin: Sarımsağın içindeki sülfür bileşenleri sadece ağızda yayılmıyor, aynı zamanda midenizde de yayılır ve akciğerleriniz ile cildinize sızar. Bu nedenle sarımsak kokusundan kurtulmak ağzınızı temizlemekten daha karmaşıktır. Aşçıların tabakları süslemekte kullandığı maydanoz ile sarımsak kokusundan kurtulabilirsiniz. Klorofil ve polifenol gibi bitki kimyasalları sarımsağın içindeki sülfür bileşenlerini tutar ve kokunun etkisizleştirilmesine yardım eder.
Nane, fesleğen, kekik, kişniş ve dereotu da maydanoz gibi benzer etkiye sahip.
Süt için: 2010 yılında “Journal of Food Science” isimli dergide yayınlanan habere göre, yemek sırasında ya da yemekten sonra süt içerseniz süt sarımsağın kokusunu azaltır. Sütün içindeki su, ağız gargaraları gibi işlev görür ve sütteki yağ da sarımsaktaki sülfürü etkisizleştirir. Bu nedenle tam yağlı süt yağsızdan daha etkilidir.
Domates sosunuza mantar ekleyin: Araştırmalara göre, mantarın içinde bulunan polifenoller sarımsağın kokusunu önleyen diğer bileşenlerden daha hızlı çalışır...

23 Ekim 2013 Çarşamba

Embracing the World: Rumi and Fethullah Gulen


This new book focuses on Fethullah Gülen’s understanding of Sufism in particular as found in the writings of Rumi, a Sufi thinker and poet who lived in 13th century Turkey, as well as with other earlier thinkers, from Socrates to Ibn ‘Arabi. Soltes demonstrates that, as a practitioner of Sufism, Gülen is in part inspired by legendary mystics like Rumi and Muhammad ibn Ali al-‘Arabi, but offers his own distinctive understanding of mysticism’s role in the world.

Gülen, like the early Sufis, is passionate about the concept of love—its strength, power and potential. But Gülen doesn’t believe that achieving oneness with God should be the end goal. Rather, the ability to love that is so wholeheartedly embraced by Sufism should be channeled into the service of humankind. God is best served when we direct our love for God back to the world in which we live. Because love transcends all other human attributes, we should be tolerant of all people, since we were all created by God. Even wrongdoers must be loved: one can hate stealing, untruthfulness and even unbelief but not the perpetrators of these activities—he or she is only misguided and not to be hated.

The manifestation of divine love should be service to mankind, not just the quest of finding favor with God through total devotion to Him. The author describes Gülen’s lifelong ambition of achieving world-wide peace through tolerance and also through altruistic actions; the Turkish word for service, hizmet, summarizes Gülen’s charge to those who are inspired by him to turn words into deeds in shaping a better world.

About the Author: Ori Z. Soltes is Goldman Professorial Lecturere in Theology and Fine Arts at Georgetown Univeristy; and former Director and Curator of the B’nai B’rith Klutznick National Jewish Museum I Washington, D.C., where he curated over 80 exhibitions.

Published on Digital Journal, 21 October 2013, Monday

Related Article

22 Ekim 2013 Salı

PM Erdoğan makes get-well-soon call to Fethullah Gülen


Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan called Turkish Islamic scholarFethullah Gülen on Sunday to express his best wishes after he was hospitalized on Saturday.

Turkish media cited Prime Ministry sources as saying that the telephone call took place late on Sunday before Erdoğan headed to Ankara from İstanbul. 

herkul.org, a web-site that usually publishes Gülen's speeches, said on its Twitter account on Sunday that Gülen is now resting at home after staying in hospital for 12 hours.

In March earlier this year, Gülen conveyed his “get well soon” wishes to Erdoğan, who was taken to a hospital after catching a cold.

Published on Today's Zaman, 21 October 2013, Monday

20 Ekim 2013 Pazar

Cocuklarda besin alerjisini ciddiye alın

Çeşitli besin alerjenlerine karşı duyarlılığı bulunan bireylerde gelişen ve en sıklıkla deri bulguları ile ortaya çıkan bir durum olan besin alerjisi, özellikle çocuklarda ciddi sağlık sorunlarına sebep oluyor.

Hastalığın tedavi edilmemesi halinde çocuğun günlük yaşamını, uykusunu, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebileceğine dikkat çeken uzmanlar, "Besin alerjisinin tedavisindeki en önemli basamak,alerjen olduğu tespit edilen besinlerin çocuğa verilmemesidir. Bu konuda anne babalara eğitim verildiği gibi kreş ve anaokulu öğretmenlerine de bilgi verilerek, okuldaki yemeklerde çocuğun alerjik reaksiyon gösterdiği besinleri yememesi sağlanmalıdır." uyarısında bulunuyor. 

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji Bilim Dalı’ndan yapılan açıklamada, besin alerjisinin hayatın ilk bir kaç yılında en yüksek oranda olup, üç yaşa kadar olan çocuklarda yüzde 6'ya kadar çıktığı belirtildi. Açıklamada, "5 yaşından sonra görülme sıklığı çok azalmaktadır. Anne ve/veya babasında besin alerjisi veya bir başka alerjik hastalığı olanlarda görülme sıklıkları artmaktadır. Bireylere ve yaşa göre farklı olarak bir çok besine (inek sütü, yumurta akı, besin katkı maddeleri, kuru yemiş, fındık, fıstık, kabuklu deniz hayvanları, balık, konserve edilmiş veya işlenmiş besinler), karşı alerji sonucu görülebilir. Besin alerjisinin tanısı çocuklarda öykünün değerlendirilmesi, muayene ve çeşitli alerji testleri, diyet uygulanması, gerektiğinde kontrollü besin uyarı testi yapılarak konulabilir. Bazen etmenler tam olarak ortaya konamayabilir. Alerji deri testleri veya kan testleri yapılarak değerlendirilir. Elde edilen bulgular tedavide yön vericidir." denildi. 

"TEDAVİYE UYULMAZSA HASTALIKTA İLERLEME GÖRÜLÜR"

Besin alerjisinin tedavisindeki en önemli basamağın, alerjen olduğu tespit edilen besinlerin çocuğa verilmemesi olduğunu işaret edilen açıklamada, konuyla ilgili anne babalara eğitim verildiği gibi kreş ve anaokulu öğretmenlerine de bilgi verilerek, okuldaki yemeklerde çocuğun alerjik reaksiyon gösterdiği besinleri yememesi sağlanması gerektiği dile getirildi. Açıklamada, şu ifadelere yer verildi: 

"Bulgular ortaya çıktığında tedavi etmek için gerekli ilaçlar kullanılabilir. İlaçları şurup, hap, merhem, iğne şeklinde olabilir. Olguların az bir kısmında besinlerle Anafilaksi (ciddi alerjik reaksiyon) görülebilmesi olup, bu olgularda hayati tehlike oluşabilir. Özellikle bu olguların yanlarında otomatik adrenalin (epinefrin) enjektörü taşınması ve gerektiğinde uygulanması gereklidir. Hasta yakınları bu enjektörlerin kullanılma şeklini öğrenmelidirler. Sağlık kuruluşuna ulaşana dek geçen sürede hasta için zaman kazandırıcı ve faydalı olmaktadır. Tedavisi planlanan hastaların uygun aralıklarla takip muayeneleri yapılır, aralardaki rahatsızlıklarını nasıl tedavi edecekleri konusunda bilgiler verilir ve halledemedikleri bir problemle karşılaştıklarında nereye başvuracakları kendilerine açıklanır. Hastalar kendilerine önerilen tedaviye uydukları takdirde hastalığın yineleme ve ağırlığında azalma görülür, tedaviye uyulmadığı takdirde hastalık bulgularında ilerleme görülebilir. Hastaların uygun aralıklarla izlenmesi ve hastalığın seyrine göre tedavinin yeniden düzenlenmesi en önemli noktalardan biridir. 

Besin alerjisi ile seyrek de olsa şiddetli alerjik reaksiyonlar ortaya çıkabilir ve hayati tehlike oluşabilir. Hastalık tedavi edilmediğinde çocuğun günlük yaşamını, uykusunu, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilir.Anafilaksi (ciddi alerjik reaksiyon) olgularında hayati tehlike oluşabilir."

19 Ekim 2013 Cumartesi

Hiperaktif çocukları görmezden gelmeyi

Kapı pervazlarına tırmanan, koltuktan koltuğa atlayan, sınıfta bir türlü sıraya oturamayan çocuklara, geçmişte sadece 'yaramaz' gözüyle bakılırken günümüzde uzmanlar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olabileceği konusunda uyarıyor. Uzmanlar, bu belirtileri gösteren çocuklara sahip olanların mutlaka psikiyatristlere başvurmalarını önererek, "Akıllı olduğundan hiperaktiftir, düşüncesiyle çocuklarınızı görmezden gelmeyin" diyor.  
 İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ) Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç. Dr. Olga Selin Hünler, günümüzde okul dönemi çocuklar içerisinde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivitesi olan çocukların oranının yüzde 5 civarında olduğunu belirtti. İEÜ Öğretim Üyesi Yrd.Doç. Dr. Hünler, şöyle konuştu: "Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarda davranış bozuklukları, karşı gelme bozukluğu, öğrenme güçlüğü, tik bozukluğu, kaygı ve depresyon eş zamanlı görülebilir. Zekâ ile Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu arasında bir ilişki yoktur. Hareketli çocukların zeki olduğuna dair inanç gerçeği yansıtmamaktadır." 
  Son dönemlerde çocukların zekâ seviyelerinin yüksek olduğu düşüncesiyle ailelerin tedavi sürecinden uzak durduklarına işaret eden Yrd.Doç. Dr. Olga Selin Hünler, DEHB olan çocukların anne babalarının mutlaka bir psikolog ya da çocuk psikiyatristi ile temas içerisinde olmaları gerektiğine vurgu yaptı. "Ebeveynler, başvurulan uzmanın önerilerini uygulamalı, akıllarına takılan konularda soru sormaktan kaçınmamalıdır. Aile, uzman ve öğretmen işbirliği Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tedavisi için çok önemlidir" diyen Hünler, bu süreçlere uyularak yapılan tedavi sonucunda çocuğun yaratıcılığının ön planda olduğu mutlu yaşamın kapısının aralanacağını kaydetti.  
  'BAĞIRMAYIN, OLUMLU DAVRANIŞLARINI ÖDÜLLENDİRİN' 

  Yrd. Doç. Dr. Olga Selin Hünler, çocuklarda dikkat dağınıklığı, dürtü kontrol problemleri, yaşıtlarından daha fazla kontrol edemediği bir hareketlilik görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir uzmana danışılması gerektiğini söyledi. "Eğer çocuğunuzda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu varsa onunla kısa ve açık konuşun, bezdirici tartışmalara girmeyin, uzun ve detaylı ifadeler kullanmayın, ona bağırmayın" diyen Yrd.Doç. Dr. Hünler, şu tavsiyelerde bulundu: "Çocuğunuza karşı kararlı ve tutarlı olun, sınırları oluşturun. Sınırlar tüm çocuklar için çok önemlidir ama Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklar için kuralların ve sınırları açıkça belirlenmesi çok kritiktir. Kurallarınız açık, net ve basit olsun ve çocuğun bunları anladığına emin olun. Çocuğunuz sadece Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'ndan ibaret değildir, onun olumlu davranışlarını da görmeye çalışın. Olumlu ödülleri kullanın. İstenilen davranışın ortaya çıkmasından hemen sonra bir ödül verin, bunu yaparken neyi ödüllendirdiğinizi net olarak söyleyin. Çocuğunuz için anlamlı ödül seçin ve ödüllerin de sınırlarını belirtin."..