Popüler Yayınlar

6 Ocak 2013 Pazar

Aile İçi Sohbet Ve Önemi


Üstad Bediüzzaman (r.a.) Hz.’lerinin veciz bir ifadesi ile konumuza başlayalım;
Sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne sohbetyüzer sinemadan daha ziyade zevklidir. / Risale-i Nur 
Sohbetler hayatımızda önemli bir yere sahiptir, bazı sohbetler olur ki hayatımızda dönüm noktası oluşturur; sohbet öncesi bambaşka biri, sohbet sonrası bambaşka bir insan oluruz.

Konumuz aile içi sohbet etkinliği; Ailevi bağlarımızın güçlenmesi ve ailede huzuru sağlayabilmek için, aile içi sohbet etkinliği adı altında tüm ailenin sık sık toplanıp sohbet yapması, ailevi sorunların ortaya konulması, dini sohbetler düzenlenmesi, ailemizin mutluluğu ve saadeti için büyük önem taşır. Sohbetlerin aile bireylerine en huzur vereni ve en geliştirici olanı, şüphesiz ki aile içi sohbetlerden geçiyor. Aile sohbetleri özellikle çocuklar üzerinde olumlu etkiler bırakır. 
Çünkü eğitim ilk önce aileden başlar.
Çocukların kalpleri saf ve temizdir. “Ağaç yaş iken eğilir” atasözü misali ile çocuk kalbi adeta temiz bir toprak gibidir, o toprağa ne ekersen onun mahsulünü alırsın. Çocuğun o temiz kalbine Kur’an tohumları ekersek Allah’ın hidayetiyle mahsul yine Kur’an olacaktır. 
Evimizde belirli günlerde oluşturacağımız normal ve dini küçük bir sohbet halkası, çocuklarımız üzerinde tüm hayatı boyunca ona başarı sağlayacak etkiler bırakabilir. Evde yapacağımız aile sohbetleri, çocuklarımıza dinleme, anlama ve konuşma kabiliyetini ve en önemlisi dini yönden gelişme eğiliminin artmasına vesile olur. Örneğin, aile sohbetlerinde çocuğun dinlenmesi, ona söz hakkı verilmesi, çocuğun kendisine olan öz güveninin artmasına vesile olur ve toplum içinde kendini rahatlıkla ifade eden bir birey olur. Eğer durum tem tersi olursa, çocuk toplum içinde içine kapanık ve kendini ifade edemeyen bir birey olabilir. İşte bu sebepledir ki aile içi sohbet, özellikle çocuklarımız için çok önemlidir. Bu sohbetler, çocuğa gelecek hayatında, okulda ve sosyal hayatında daha anlayışlı ve daha başarılı olmasını sağlar. Sorunlara kaba kuvvet ile değil, sakin bir üslup ve güzel bir lisan ile karşısındaki insanla anlaşma yolu ile sorunu karara bağlamayı öğretir. İşte buna benzer birçok etkinliğin temeli aileden başlar.
Çocuklarımıza eğitim vermek onu güzel ahlak ile yetiştirmek dinimizin emridir. Çünkü dinimiz ilk önce aileden başlamamızı emreder. Rabbimiz buyurur ki,
“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” / Tahrim Suresi 6
Allah’ın emri gereği ailemize sahip çıkmalıyız, ailemizde huzuru sağlamalıyız ve ailemize dini vecibeleri anlatmakla mükellef olduğumuzu unutmamalıyız.
Günümüzde aile içi sohbet etkinliğini engelleyecek birçok unsur mevcuttur.
Evimizde bulunan teknolojik cihazlarda aile kurumunu olumsuz etkileyebilir, örneğin televizyon, bilgisayar, cep telefonu ve buna benzer teknolojik cihazlara bağımlı kalmak, aile içi kurumunu olumsuz etkileyebilmektedir. Günümüzde şahit oluyoruz ki, ailede her odada televizyon olabiliyor, anne dizi izler, baba maç ve haber, çocuk ise ya bilgisayar başında oyun yâda odasında televizyon varsa onunla meşgul olur. Kısacası aynı çatı altında herkes birbirinden habersiz ve bağımsız, hal böyle olunca kavgalar, aile içi huzursuzluk, anlaşamama, birbiriyle iletişim kuramama gibi problemler yaşanmaktadır ve böylece aile kurumu harap olup gitmektedir. Bu tür sorunların yaşanmaması için, sohbet etkinliğini ailemizden eksik etmememiz gerekir, Çünkü sohbet; ailemizin saadeti için çok önemli olmakla birlikte, toplum içinde çok önemlidir. Her aile her gün azda olsa bir miktar zamanını aile saadeti için manevi eğitime yani sohbete yer vermelidir. Azda olsa devamlı yapılan aile dersleri, bizim ve çocuklarımızın hayatında olumlu neticeler verir. Örneğin güzel ahlakı, terbiyeyi, sevgi ve saygıyı en önemlisi dinini, çocuk ailesinden öğrenir. Çocuklarımıza dinini ve güzel ahlakı öğretmek anne – babalar olarak boynumuzun borcudur.
Efendimiz (a.s.m.) buyur ki;
Hiçbir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha değerli bir miras bırakamaz / Tirmizî, “Birr”, 33
Çocuklarımıza güzel terbiye ve ahlak vermekle yükümlüyüz ve bunun ilk kaynağı ailedir. Geleceğin huzurlu dünyası için eğitimde aile içi sohbete çok önem vermeliyiz. Çünkü mutluluk ailede başlar, aile mutlu olunca toplumda mutlu olur.
Üstad Bediüzzaman (r.a.); Aileyi dünyanın küçük bir cenneti diye tarif eder.
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir. Eğer iman-ı âhiret o hanenin saadetinde hükmetmezse, o aile efradı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azaplar çeker. O cenneti, cehenneme döner veyahut muvakkat eğlenceler ve sefahetlerle aklını tenvim edip uyutur.  / Risale-i Nur / İman Ve Küfür Muvazeneleri  
Yani insanın küçük bir dünyası ve küçük bir cenneti kendi evidir. Eğer ahiret inancı evimizin saadetine hükmetmezse, aile bireylerinden her biri şefkatten ve muhabbetten uzak acı endişeler ve azap çekerler ve dünyadaki küçük cenneti dahi cehenneme döner veya geçici zevkler ve eğlenceler ile aklını uyutup kendini tatmin eder. 
Çocukluk yıllarımda unutamadığım bir anımı özetlemek istiyorum; Televizyonun hayatımızda olmadığı zamanlarda, büyüklerimiz bizlerle oturur sohbet halkası oluşturur ve bize ömrümüz boyunca unutamadığımız sohbetler, nasihatler ve hikâyeler anlatırlardı, büyüdükçe o yapılan sohbetlerin çok faydası olduğunu şimdi çok iyi anlıyorum. Bu anlattıklarım hemen hemen çoğumuzun hayatında yaşanmıştır.
Bunu şimdide hayatınıza uygulayabilirsiniz. Mesela evinizde bulunan televizyon, bilgisayar gibi cihazları kapatın ve aile efradınızla sohbet çemberi oluşturup sohbetler yapın, çocuklarınıza anılarınızı anlatın, dini sohbet yapın, onlara hikâyeler anlatın, inanın çok faydasını göreceksiniz ve ailenize mutluluk katacaktır. 
Kısacası teknolojinin getirdiği uğraşlar yüzünden ailemizi ihmal etmeyelim. Hayatımızı planlı bir şekilde de sürdürmek mümkündür ve bu planlar arasında ailemize en büyük payı vermeliyiz. Aile içi dini sohbet yapmanın önemini âcizane anlatmaya çalıştım, sözü fazla uzatmadan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) bir hadisi ile yazıma son vermek istiyorum.
Bir mecliste oturup orada Allah’ı zikretmeyen ve Peygamberlerine salavat getirmeyen bir topluluk, mutlaka Allah tarafından bu kusurlarından dolayı pişmanlığa uğratılır. Allah dilerse onlara azab eder, dilerse onları bağışlar. / Tirmizi
http://www.herkul.org/index.php/sizden-gelenler/sizden-gelenlerr/10139-aile-ici-sohbet-ve-oenemi

5 Ocak 2013 Cumartesi

Karıncalar Alan Hesabı Yapabilir mi ?

Kâinat, incelenmesi gereken karmaşık/kompleks sistemlerle doludur. Bütününde, fertlerin hususiyetlerinin toplamından daha fazla özellik bulunduran yapılara kompleks sistem adı verilir. Kompleks sistemlerde, elemanların ferdî olarak sergilediği işler ile birlikte sergilenen işler arasındaki münasebet lineer (düz ve basit) değildir. Fakat insanoğlu, eşya ve hâdiseleri anlayabilmek için düz düşünmeye meyillidir. Bir konu hakkında fikir yürütürken doğru orantı kurmayı tercih eder. Fakat birçok hâdiseyi bu yaklaşımla çözümleyemeyiz. Güneş Sistemi, galaksiler, hayvan ve bitki türleri, ekonomiler, toplumlar, kısacası kâinat bir kompleks sistemler topluluğudur. Sevk-i İlâhî ile, kuşların uçarken sergiledikleri çeşitli şekiller (V-şekli gibi), göçmen kuşların takip ettikleri rotaların nesillerinin devam edebilmesi için hikmetle belirlenmesi, bir ağacın tohumundan binlerce yeni tohumcukların yaratılması, bir sperm ve yumurtadan her yönüyle mükemmel olan insan vücudunun yaratılması ve bunun gibi sayısız misâl, bütün bu hâdiselerin basit-düz değil aksine son derece karmaşık-kompleks olduğunu göstermektedir.

Bilim insanlarının, hususen biyofizikçilerin çalıştığı kompleks sistemlerden birisi de karınca kolonileridir. Karıncaların, koloninin bekâsı için birlikte sergiledikleri mükemmel işler vardır. Meselâ yiyecek ile yuva arasındaki en kısa mesafenin bulunması (kâinattaki azamî iktisat prensibinin bir yansımasıdır), yuvalarını ölülerinden temizlemeleri, ekosistem mühendisi gibi toprağı işlemeleri gibi işler, araştırmacıların dikkatini çekmiştir.
Son çalışmaların birinde1, karıncaların alan hesabı yapabildiğine dair deliller elde edilmiştir. Bu çalışmada, karıncaların çeşitli sebeplerle tahrip olan yuvalarının yerine alternatif bir yuva aramaları incelenmiş ve elde edilen neticeler, karıncaların yuva tercihi yaparken matematikte “Pi” sayısının hesabında kullanılan Buffon iğnesi metoduna çok benzeyen bir metodu takip ettiklerini göstermiştir.

Leptothorax albipennis karınca kolonileri kayalardaki küçük yarıklar içinde yaşarlar. Bu karıncalar, yuvaları çeşitli sebeplerle hasar gördüğünde, yeni bir yuva aramaya başlar ve potansiyel yuvaları değerlendirmek üzere keşif gezileri düzenler. Bu gezilere her karınca katılır. Yapılan çalışmada, karıncaların keşif gezilerini nasıl gerçekleştirdiklerini takip edebilmek için, çeşitli renklerle işaretlenmiş ve en-boy nispeti farklı olan alternatif yuvalar hazırlanarak, karıncaların yolları üzerine yerleştirilmiştir. Yapılan gözlemler, karıncaların standart büyüklükteki yuvaları tercih ettiklerini, buna karşın standart büyüklüğün yarısı (1/2) ve 5/8’i büyüklüğündeki yuvaları tercih etmediklerini göstermiştir. Bu tespitler ışığında, bilim insanları karıncaların alan hesabı yapabildiklerini düşünmeye başlamıştır. (Şekil–1, karıncaların ferdî olarak yaptıkları keşif gezileri ile yeni potansiyel yuvaların değerlendirilmesi safhasında bırakılan feromon izlerini göstermektedir.) Feromon, karıncaların birbirleriyle etkileşmede kullandıkları kimyevî bir hormondur ve bir rehber vazifesi görür. Buna göre, yuvalardan birisine birden fazla ziyaret yapıldığında (ki bu durumda o yuva etrafında daha fazla feromon hormonu salgılanmış olur), yol üzerinde salgılanan feromon hormonlarının tesiriyle, karıncalar o yuva etrafında toplanmaya başlamışlardır. Yapılan çalışmalarda, yuvaların neye göre tercih edildiği ile alâkalı üç hipotez ortaya atılmıştır:

1- Karıncalar alternatif yuvaları keşfederken, iç çevre uzunluğunu keşfetmek üzere iç duvarlar civarında daha fazla hareket ettiklerinden iç çevrenin uzunluğunu ölçüyor olabilirler; 
2- Ortalama serbest yol uzunluğunu ölçüyor olabilirler (ortalama serbest yol uzunluğu, bir karıncanın başka bir karınca ile veya yuvanın duvarı ile çarpışmadan hareket ettiği ortalama yol uzunluğu olarak düşünülebilir ve ortalama serbest yol ne kadar büyükse yuvanın da o kadar büyük olduğu manasına gelir);
3- Buffon iğnesi metodunu kullanıyor olabilirler. 

Bilim insanlarının analizine göre birinci hipotez doğru olamaz; çünkü karıncalar aynı iç çevre uzunluğuna sahip iki yuvadan daha büyük olanı tercih etmişlerdir (Şekil–2). Bu sebeple, iç duvarlar civarında daha fazla hareket etmelerinin, duvarda bir delik olup olmadığını keşfetmeye ve eğer delik varsa bu deliğin başka yerlere açılıp açılmadığını kontrol etmeye yönelik olduğu fikrine varılmıştır. İkinci hipotez de geçerli değildir. Çünkü araştırmalarda, yuvanın içine başka bir cisim (engel) yerleştirilerek ortalama serbest yol değiştirilmiş; fakat bunun yuva tercihi üzerinde bir tesirinin olmadığı gözlenmiştir.
İlk iki hipotezin doğru olmadığı belirlendikten sonra, üçüncü hipotezin doğru olduğu aşağıda anlatılan analizle ortaya konulmuştur. Buffon iğnesi metodu, ilk olarak 18. yüzyılda Comte de Buffon tarafından “Pi” sayısının hesaplanmasında kullanılmıştır. Metodun kısa tarifi şu şekilde verilebilir: Yere eşit aralıklarla yan yana çizgiler çizdiğimizi ve elimize aldığımız iğneleri belirli bir yükseklikten yere bıraktığımızı düşünelim. Bıraktığımız iğnelerin yere eşit aralıklarla çizilen çizgileri kesecek şekilde düşme ihtimali, iğnelerin uzunluklarının B olduğunu ve yere çizdiğimiz çizgiler arasındaki mesafenin I olduğunu kabul edersek, B küçük I olmak üzere p=2.B/I.Pi bağıntısı ile verilebilir.2 Yapılan başka araştırmalarda3,4 bir yüzeyin tahmini büyüklüğünün, toplam uzunlukları S ve L olan iki çizgi kümesi arasındaki kesişme sayısı (N) ile ters orantılı olduğu ve A=2.S.L/Pi.N formülü ile hesaplanabileceği gösterilmiştir. Karıncalar, potansiyel yuvaya birçok keşif gezisi yapmışlardır. Birinci keşif gezisinde her karınca feromon hormonu salgılayarak zemine iz bırakmış ve yuvayı ikinci ziyaretinde, birinci ziyaretinde bıraktığı feromon izini defalarca keserek farklı bir yol izlemiştir. Yukarıdaki S ve L uzunlukları birinci ve ikinci keşif ziyaretinde takip edilen yol uzunluğunu göstermektedir. Feromon izini kesme sayısı mühimdir, zîrâ kesişme sayısının fazla olması yuva alanının dar, az olması ise geniş olduğu mânâsına gelir. 

Bütün karıncalar, keşif ziyaretlerinde takip ettikleri yolu feromon hormonu ile işaretler. Ancak feromon izlerinin hususi (her karınca için ayrı) izler olması gerekmektedir. Çünkü aynı ânda birkaç karınca bir potansiyel yuvayı keşfediyor olabilir ve yeni yuvayı özdeş feromon izleriyle işaretlemiş olsalardı, ikinci ziyaretteki kesişme sayısının yuvanın alanına ve yapılan keşif sayısına bağlı olmaması gerekirdi. Netice itibariyle, Buffon iğnesi algoritmasının çalışabilmesi için, hususi feromon izlerinin kullanılması gereklidir. Ferdî keşiflerde, ikinci ziyaret ile birinci ziyaret arasındaki kesişmelerin ayırt edildiği ve bunlara bir tepki verecek şekilde hareket edildiği ortaya konulmuştur. Meselâ ikinci ziyaret esnasında, birinci ziyarette takip edilen yol üzerinde bulunan bir noktaya gelindiğinde, karıncaların hareketinde bir yavaşlama müşahede edilmiştir.



Yuvayı değerlendirmek üzere yapılan ikinci ziyaretlerde, birinci ziyaretlerde bırakılan ferdî feromon izleriyle kesişme sayılarının hesaplandığı anlaşılmıştır. İkinci ve birinci keşiflerde takip edilen yollar (L ve S) için, 11 keşif üzerinden keşif başına düşen ortalama kesişme sayısı, merkez ve kenar bölgelerde sırasıyla 178 ve 172 olarak ölçülmüştür. Her ne kadar karıncalar ikiden fazla keşif ziyareti yapsalar da, birinci ve ikinci keşiflerin, yuvanın büyüklüğünü (yani alanını) tahmin etmek için yeterli olduğu anlaşılmıştır.

Karıncaların hakikaten Buffon iğnesi metodunu kullanıp kullanmadıklarını test etmek için yapılan başka bir çalışmada, feromon izlerini kesme sayısını değiştirmek üzere bazı manipülasyonlar yapılmıştır. Buffon iğnesi metoduna göre, kesişme sayısının fazla olması yuva alanının küçük olduğu mânâsına geldiği yukarıda ifade edilmişti. Bu prensipten hareketle, karınca kolonisi standart ve yarı-büyüklükteki iki yuva arasında bir tercihe zorlanmıştır. Deneyden önce, standart yuva iki kat asetat levhası ile kaplanırken, yarı-büyüklükteki yuva bir kat asetat levhası ile kaplanmıştır. Üst-levha alanın yarısını kaplayacak şekilde dikdörtgen boşluklara sahiptir. Deneyin başlangıcından 15 dakika sonra üst-levha ortadan kaldırılmıştır. 15 dakikalık süre, yuvanın keşfi için gerekli ortalama sürenin yarısıdır. Dolayısıyla üst-levhanın ortadan kaldırılması, feromon izlerinin yaklaşık yarısının ortadan kaldırılması ve birinci ve ikinci ziyaretler arasındaki izlerin kesişme sayısını yaklaşık olarak yarı-yarıya azalması demektir. Bu durumda koloninin yarısı, normalde seçmemesi gereken küçük yuvayı seçmiştir. Küçük yuvada kesişme sayısının yaklaşık olarak yarı-yarıya azalması neticesinde, Buffon iğnesi metodunu kullanan bir karınca yarı-büyüklükteki yuvayı standart büyüklükteki bir yuva olarak değerlendirmiştir ve bu netice karıncaların keşif ziyaretlerinde Buffon iğnesi metodunu kullandıklarını açık bir biçimde ortaya koymuştur.

Bütün bu neticeler göstermektedir ki, karıncaların hususi feromon iziyle takip ettiği algoritma, kolektif kararların alınmasında ve koloninin hayatta kalabilmesi için mühim katkılar sağlamaktadır. Fakat akıllara şu kritik soru gelmektedir: İnsanoğlunun alan hesabı ile ilgili olarak 18. yüzyılda öğrendiği bir metoda dair algoritmayı karıncalar nereden biliyordu? Eğer basit ve düz düşünmemiz gerekirse, bu sorunun cevabını karıncaların bizzat kendisinde aramak gerekir ki, bu durumda bir karıncanın geniş bir ilim ve yüksek bir matematik bilgisine sahip olduğunu kabul etmek gerekir. Eğer karıncaların yüksek matematik tahsili almadan bu işleri yaptıklarını söylüyorsak, kimyevî bir dille ortaya konulan bu davranış motifinin bir delil olduğunu, fertlerin toplamından daha fazla şey ifade eden mükemmel bir iş ortaya koyabilmeleri için muhit bir ilim, kudret, irade sahibi olan Hakîm bir Zât (celle celaluhu) tarafından yönlendirilmeleri (sevk-i İlâhî) gerektiğini kabul etmek gerekir. 

Cenab-ı Hakk (celle celâluhu), yaratmış olduğu varlık âlemindeki her sistemde basit ve düz olmayan bu münasebeti nazarımıza vererek, her şeyin aslında bir mucize olduğunu, kudretinin, ilminin ve iradesinin bütün kâinatı kuşattığını göstermektedir. 

Dipnotlar
1. Eamonn B. Mallon, Nigel R. Franks, Proc. R. Soc. Lond. B, vol. 267, pp. 765-770 (2000).
2. M.G. Kendall, P.A.P. Moran, Geometrical Probability, London: Charles Griffin and Co. Ltd., 1963.
3. E.I. Newman, A method of estimating the total length of root in a sample, J. Appl. Ecol., vol.3, pp. 139–145 (1966).
4. N.R. Franks, A new method for censusing animal populations: the number of Eciton burchelli army ant colonies on Barro Colorado Island (Panama), Oecologia, vol. 52 pp. 266-268 (1982).

* Şekiler, Eamonn B. Mallon ve Nigel R. Franks’ın, Proceedings of the Royal Society B, yayınının 267. sayı, 765-770 sayfalarında yayımlanan ilgili makalesinden alınmıştır. 
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/karincalar-alan-hesabi-yapabilirmi-ocak-2013.html

17 Aralık 2012 Pazartesi

Bilim dünyası Türk doktoru konuşuyor


Türk bilim adamı Dr. Önder Albayram 'ın aralarında bulunduğu Almanya'nın Bonn Üniversitesi Moleküler Psikiyatri Enstitüsü ve Mannheim Üniversitesi Psikiyatri Merkezipsikiyatri k hastalıklarda çığın açan bir buluşa imza attı. Bilimadamları ekibinin, psikiyatrik bozukluğu olan yaklaşık bin 500 hasta üzerinde gerçekleştirdiği klinik çalışmalarda NCAN denilen gendeki bozukluğun manik-depresif hastalığa yol açtığı keşfedildi.

Dr. Albayram'ın da aralarında bulunduğu 10 bilim adamının bu buluşu, psikiyatrik hastalıkların moleküler mekanizmalarını aydınlatmak açısından son derece önemli görülüyor. Bu nedenle söz konusu buluş başta Amerikan Psikiyatri Dergisi olmak üzere çok sayıda bilim yayınına konu oldu. Amerikan Psikiyatri Dergisi'nin ana konu olarak işlediği keşif şimdiden çoğu bilimsel 5 bine yakın yayında yerini aldı.

"Bir Türk bilimadamı olarak bu çalışmamızı Türk toplumu ile paylaşmak beni çok mutlu edecektir." diyen Albayram, "Manik-depresif kişilik bozukluğu olarak da bilinen bu psikiyatrik hastalık, temelde duygusal yaşamı etkileyen ve kişinin davranışlarını bozan bir hastalık. Hastalığın temel özelliği, nöbetler halinde gelen manik (taşkınlık) veya depresif ataklar. Beyin kimyasındaki bozulma ile ilişkilendirilen bu hastalığın, genetik temelli bir psikiyatrik bozukluk olduğu uzun zamandır tartışılmakta idi. Amerikan Psikiyatri Dergisinde yayınlanan ve bilim çevrelerinde geniş yankı bulan bu çalışmanın en heyecan verici olan tarafı; farelerde de bulunan bu NCAN geninin genetik mühendisliği yöntemiyle değiştirilmesi neticesinde bu farelerde manik-depresyon davranış belirtileri gözlenmiş olması. Çalışmanın ilgi çekici bir diğer özelliği de normalde manik-depresyon hastalarının terapisinde kullanılan Lityum bazlı tedavilerin bu fare modellerinde gözlenen manik-depresyon belirtilerini tamamıyla normale döndürmüş olması." ifadelerini kullandı.

Almanya'nın Bonn Üniversitesi, Moleküler Psikiyatri Enstitüsü'nde çalışmalarını sürdüren ve bu önemli buluşun mimarlarından olan Dr. Önder Albayram, insanda ve farede bulunan bu NCAN geninin benzerliğine dikkat çekti. Albayram, "İnsanlarda netice veren tedavi yöntemlerinin bu NCAN geni değiştirilmiş fare modelinde benzer sonuçlar vermesi bizim için son derece önemliydi. Keşfettiğimiz bu yeni gen ve fare modeli sayesinde psikiyatrik hastalıkların moleküler ve genetik temellerinin anlaşılmasında ve etkin tedavi yöntemlerinin belirlenmesinde son derece önemli bir adım atmış bulunmaktayız." dedi. 

Çalışmanın başında bulunan psikiyatri alanında dünyaca ünlü Alman bilim adamı Profesör Andres Zimmer'e göre ise bu çalışma psikiyatrik hastalıklarla ilgili birçok gizemli ayrıntıyı gün ışığına çıkaracak.

CİHAN
http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Bilim-dunyasi-Turk-doktoru-konusuyor/903772/

9 Aralık 2012 Pazar

Meme kanseri taramalarında yaş 40’a çekildi


Kanser tarama programı ulusal standartlarında değişiklik yapıldı. Buna gö-re, meme kanseri taramalarındaki 50-69 yaş aralığı 40-69 olarak değiştirildi.
Türkiye’deki kanser tarama programı ulusal standartları, ilgili meslek dernekleri ile Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, ABD Kanser Enstitüsü, İspanya Katalan Onkoloji Enstitüsü ve Avrupa Birliği Kanser Taramaları uzmanları görüşleri de alınarak değiştirildi. Buna göre, meme kanseri taramalarındaki 50-69 yaş aralığı 40-69 oldu. Serviks (rahim ağzı) kanseri taramaları ise 30-65 yaş grubunda her 5 yılda bir pap smear veya HPV testi ile yapılabilecek. Toplum tabanlı bağırsak kanseri tarama programı çerçevesinde de 50-70 yaş aralığındaki kadın ve erkekler, iki yılda bir gaitada gizil kan (GGK) testi ve 10 yılda bir kolonoskopi yapılarak kolorektal kanserlere karşı taranabilecek. Yüksek riskli olgularda 40 yaşından itibaren tarama yapılabilecek. Her üç kanser türünde de taramalar, Aile Sağlığı Merkezleri (ASM) ve Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM) bünyesindeki Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM) tarafından yürütülüyor. Önümüzdeki yıllarda sayıları 280’e çıkartılması planlanan KETEM’lerde, tarama kapsamındaki hizmetler için ücret talep edilmiyor. Tarama programları kapsamında, belirlenmiş yaş aralığındaki kişiler, öncelikle kanser türleri ve testler hakkında bilgilendiriliyor. Taramayı kabul eden kişilere test sonuçları bildirilerek, yönlendirme yapılıyor. Kabul etmeyen kişiler ise belli aralıklarla yeniden taramaya davet ediliyor. PINAR KAMAN ANKARA
http://beta.zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.action?newsId=2026660

6 Aralık 2012 Perşembe

Yıldız Patlamaları: Süpernovalar


Milât'tan sonra 1054 yılında Çinliler gökyüzünde yeni bir yıldızın doğduğunu kaydettiler. Ertesi yıl bu yıldız yavaş yavaş gözden kayboldu. Bugün, Yengeç Bulutsusu olarak bilinen süpernova kalıntısı üzerinde yapılan araştırmalar, bunun 1054 yılında Çin'de kaydedilen süpernova olduğunu göstermiştir.


Süpernova nedir? 
Bir yıldızın hayatında iki önemli faktörün tesiri vardır: Kütle çekim kuvveti yıldızın içerdiği gazı merkeze doğru çekerken, merkezde meydana gelen çekirdek füzyonu ile oluşan basınç gazı dışarı iter. Yıldızın yakıtı bitince kütle çekim kuvveti daha baskın hâle gelir ve yıldızın âni çöküşüne sebep olur. Büyük kütleli yıldızlar, bu âni sıkışma neticesinde şiddetli bir patlama ile uzaya dağılır. Bu patlamalar süpernova olarak bilinir. 



Bir yıldızın süpernova şeklinde dağılacağını önceden kestirmek şimdilik zordur. Patlama gerçekleştiğinde ise süpernovanın dağılması o kadar hızlı (2–3 dakika) gerçekleşir ki, astronomların patlama ânını yakalaması neredeyse imkânsızdır. İlk patlamadan sonra şiddetli parlaklık birkaç hafta sürer. Bu hâdise uzaktan yeni bir yıldız doğuşu şeklinde algılanır. Daha sonra parlaklık sönükleşir ve gözden kaybolur. Gökbilimciler bundan sonra süpernovanın kalıntılarını incelemekle yetinirler. Bazı süpernovalarda yıldız tamamen uzaya dağılarak paramparça olur; bazılarında ise, patlamadan sonra bir nötron yıldızı arta kalır. Bunlardan birincisine 1. Tip, ikincisine ise 2. Tip Süpernova denir.


1. Tip Süpernova: Süpernovalar her ne kadar büyük kütleli yıldızların patlaması olarak biliniyorsa da, küçük kütleli yıldızlar da süpernova şeklinde patlayabilir. Hattâ küçük kütleli olanların meydana getirdiği süpernovalar daha parlaktır.



Kütleleri 8 Güneş kütlesinden daha az olan yıldızlar, ömürlerinin sonunda kırmızı bir dev hâline dönüşürler. Kırmızı dev safhasından sonra, yıldızın dış katmanları uzaya püskürür ve kütlesi 0,6 Güneş kütlesine eşit bir beyaz cüceye dönüşür. Eğer bu beyaz cüce üzerine yakındaki büyük bir yıldızdan hidrojen bakımından zengin madde akışı olursa bu, beyaz cüceyi patlayıcı bir karışıma dönüştürür. Beyaz cüce patlayarak, parlaklığı bir milyon güneş parlaklığına ulaşır. Bu tip patlamalara nova denir.



Gökteki yıldızları her ne kadar tek gibi görüyorsak da % 60'ı çift yıldız şeklindedir. Bir çift yıldızdan arta kalan iki beyaz cüce birleştiği durumda mükemmel bir yıldız bombası meydana gelir. Beyaz cücenin termonükleer bir zincirleme tepkimeyle tamamen uzaya dağılmasıyla neticelenen bu çok şiddetli patlamalar, çok uzak gökadalarda bile izlenebilir. Bunlar hep aynı eşik kütlede infilâk ettiklerinden ve patlamada ortaya çıkan enerji hepsi için aynı olduğundan gökbilimciler için standart ışık kaynakları olarak kabul edilir. Birleşen iki cüce kararlılık sınırı olan 1,4 Güneş kütlesini geçtiğinde meydana gelen yeni yıldız, kütle çekim kuvvetinin tesiri ile kendi üzerine çökmeye başlar. Bu çöküş esnasında merkezdeki basınç artar ve termonükleer reaksiyonlar başlayarak iç basıncı artırır. Yıldızın dış katmanı sert olduğundan büyük bir patlama ile bütün yıldız uzaya dağılır. Patlama ile ortaya çıkan kalıntı büyük bir hızla (meselâ 30 000 km/s) genişlemeye başlar. 1. Tip Süpernova patlaması denilen bu enerji salınımı esnasında bir milyar Güneş'ten daha büyük bir parlaklık ortaya çıkar. Başka bir deyişle süpernovanın birkaç hafta boyunca yaydığı enerji, Güneş'in hayatı boyunca yaydığı enerjiden daha fazla olur. Süpernovanın ilk ânındaki şiddeti birkaç hafta sonra azalır. Süpernova genişledikçe parlaklık da orantılı olarak azalır. Nihayetinde bir gaz ve toz bulutu olan nebülöz hâline gelir.



Yıldızın uzaklığına bağlı olarak süpernova farklı parlaklıklarda görülebilir. Yakın süpernovalar Ay kadar büyük ve parlak görünebilirken, uzak süpernovalar bazen parlak, bazen sönük bir yıldız gibi gözlenebilir veya hiç görülmeyebilir. 



2. Tip Süpernova: Kütleleri 8 ile 50 Güneş kütlesine sahip yıldızlar, küçük kütleli yıldızlara göre daha hızlı bir değişime uğrayarak nötron yıldızına dönüşür. Bu tür dönüşümlerde yıldızlarda önce hidrojen, sonra sırasıyla helyum, karbon, azot, oksijen, silikon ve demir sentezlenerek nükleer yanmanın bütün aşamaları sergilenir. Demir merkezde olur ve diğer elementler kabuklar hâlinde demiri sarmalar. Yıldızda yakıt kalmadığından çekirdek birleşmeleri de sona erer. Nükleer yanma zincirinin sonu, bu safhada özellikle kararlı bir çekirdek yapısını temsil eden demir elementiyle karakterize edilir. Merkezde yanma bitince demir çekirdek, kütle çekim kuvvetinin tesiri ile kendi üzerine çöker. Demir üzerinde basınç çok fazla olduğundan, demirin elektronları protonları ile birleşerek nötronları oluşturur. Bu işlem çok hızlı gerçekleşir ve aynı zamanda nötrino denilen parçacıklar salınır. Bu parçacıklar kırmızı süper bir deve dönüşmüş olan yıldızın dış katmanları üzerine dışa doğru bir kuvvet uygulayarak, yıldızın dış katmanlarının uzaya savrulmasına sebep olur. Bu hâdise 2. Tip Süpernova dediğimiz patlamadır.



Süpernova kalıntıları
Süpernova kalıntıları radyoaktiftir ve aslında süpernovanın verdiği ışığın büyük bir bölümü radyoaktiviteden dolayıdır. Ayrıca süpernova kalıntıları çok tesirli kozmik ışın kaynaklarıdır. Bu kalıntılar iki şekilde gözlemlenebilir: Proton ve elektronlardan oluşan yüksek enerjili parçacıklar yıldızlar arası gazla etkileştiklerinde, doğrudan gözlemlenebilen gama ışınları ortaya çıkar veya patlama ile ortaya çıkan yüksek hızlı elektronlar yıldızlar arası manyetik alanlarda hızlandıklarında dolaylı olarak gözlenen radyo dalgaları üretilir. Süpernova patlamalarında ağır elementlerce zengin olan ve sürekli genişleyen gazlar kalır. Patlama esnasında çevrede bulunan bol miktardaki nötron sebebiyle demirden daha ağır elementler de sentezlenir. Meydana gelen bütün bu zenginlik yıldızlar arası uzaya püskürtülür. Demir dâhil dünyada bulunan bütün ağır elementlerin süpernova patlaması ile Güneş Sistemi'ne dâhil olduğu düşünülmektedir. Hadid Sûresi'nde geçen "demiri de indirdik" beyanının, süpernova patlamaları ile uzaya dağılan demir ve diğer elementlere işaret ettiği düşünülebilir.



Güneş'in batıdan doğması 
Yakınımızdaki bir yıldız süpernova şeklinde patlarsa acaba ne olur? Gökyüzünde ikinci bir güneş ortaya çıkar. Isı ve ışık olarak Dünya'ya tesiri Güneş kadar veya daha fazla olan bir süpernova patlaması, yeryüzündeki dengeleri alt üst eder mi? Patlayan böyle bir yıldız batı taraflarında zuhur ederse bunu Güneş'in batıdan doğması şeklinde düşünebilir miyiz? Süpernovaların güçlü ışık kaynakları oldukları göz önüne alındığında, bize yakın gökte birkaç hafta boyunca beliren ikinci bir güneşin Dünya üzerindeki tesiri çok büyük olur. Öncelikle gece ve gündüz ortadan kalkar. Dünya'nın ısısı kısa sürede yaşayamayacağımız kadar artar. Buharlaşan okyanus ve denizler yeryüzünü tamamen kaplayacak sellere sebep olabilir. İki güneşin sebep olacağı yerel sıcaklık artışları şiddetli rüzgârları doğurabilir. Birkaç hafta sonra şiddetini kaybeden yıldızın kalıntısı gökyüzünü kızıl sahtiyan (Rahman, 37)* gibi kıpkırmızı yapabilir. Kısacası, Kıyamet âyetlerinde tasvir edilen durumlar yaşanabilir. Her şeyin doğrusunu Allah bilir. 



* Gök yarılıp kızıl sahtiyan gibi kıpkırmızı bir güle dönüştüğünde öyle müthiş işler olacak ki! (Suat Yıldırım)
Kaynaklar:
- Silk, Joseph; (Çev: Murat Alev), Evrenin Kısa Tarihi, TÜBİTAK popüler bilim kitapları, Ankara-Ağustos 2000
- Zeilik, Michael; Astronomy (The evolving Universe), John Wiley & Sons Inc., New york, 1994 (7th edition)
- Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi. Hak Dini Kur'ân Dili. 
- http://chandra.harvard.edu/press/01_releases press_011001.html 
- http://www.nasa.gov/mission_pages/chandra/multimedia/photo10-173.html 
- http://www.nasa.gov/mission_pages/chandra/multimedia/photo10-132.html 



Tarık Yıldızı süpernova olabilir mi?
Süpernova ile ilgili bilgiler, Tarık Sûresi'nin ilk âyetlerini hatırlatıyor: "Göğe ve "Tarık'a" kasem ederim. Tarık, bilir misin nedir? O pırıl pırıl parlayan bir yıldızdır." Geceyi delip parlayan bir yıldızın süpernova olması ihtimali her zaman vardır. Birinci ayetteki Târık ve üçüncü ayette geçen necm-i sâkıb kelimelerine Elmalılı Tefsiri'nde şu manâlar verilmiştir:



TARIK, "gece gelen", geceleyin gelip kapı çalan veya gönül hoplatan ziyaretçi manâsını ifade eder. Geceleyin ortaya çıkıp göze, gönüle çarpan her şeye, hatta hayalî görüntülere dahi târık denilmiştir. NECM-İ SÂKIB, "delen yıldız" demek olup ışığının kuvvetinden dolayı karanlığı deliyor gibi görünen her parlak yıldıza denir. Nitekim aynı manâ ile şihaplara yani kıvılcımlara veya akan yıldızlara da "sâkıb" denilir.
"Tarık, bilir misin nedir?" şeklinde bir sorunun İlâhî beyanda yer alması elbette Tarık'ın ehemmiyetini gözler önüne sermek içindir. Tarık Yıldızı diğer yıldızlar gibi gökte her zaman bulunsaydı, kimsenin dikkatini çekmezdi. Geceleri müşahede etiğimiz normal yıldızlar âniden parlamazlar. Ayette 'o pırıl pırıl parlayan bir yıldızdır' veya 'karanlığı delen yıldızdır' denmesi, onun diğerlerinden farklı olduğuna işaret etmektedir. Çok uzaklarda bulunan yıldızların ışıkları bize kolayca ulaşmaz. Fakat binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir yıldız, süpernova şeklinde patlarsa ışığı elbette o kadar uzak mesafeleri delip bize parlak gözükecektir.



Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) Doğumu:
Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif ettikleri gece meydana gelen harikulâde hâdiselerdem biri de bir yıldızın doğmasıydı. Yıldızların hayat serencameleri göz önüne alındığında hiçbir yıldız birden ortaya çıkıp parlamaz. Milyonlarca yıllık bir değişim sürecinden sonra yavaş yavaş parlar. Efendimiz'in doğumunu müjdeleyen yıldız olarak kaynaklarımızda geçen hâdise bir süpernovanın o sabah görünmesi olabilir mi?
Resûl-i Zîşan'ın meşhur şâiri Hassan bin Sâbit (ra) anlatıyor: 



"Ben sekiz yaşlarında var yoktum. Bir sabah vakti, Yahudi'nin biri 'Hey Yahudiler!' diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler, 'Ne var, ne yırtınıyorsun?' diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudi şöyle haykırıyordu: 
'Haberiniz olsun, Ahmed'in yıldızı bu gece doğdu. Ahmed bu gece dünyaya geldi.'
İbni Sa'd'ın naklettiği konu ile ilgili bir rivâyette ise Mekke'de oturan bir Yahudi, Allah Resûlü'nün doğdukları gecenin sabahı Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu:



'Bu gece kabilenizde bir oğlan çocuk doğdu mu?'
Kureyşliler, 'bilmiyoruz' cevabını verince, adam sözlerine devam etti. 'Varın, gidin, soruşturun, arayın; bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Sırtında alâmeti var.'
Kureyşliler soruşturdular ve gelip Yahudi'ye haber verdiler: 



'Bu gece Abdullah'ın bir oğlu dünyaya geldi, sırtında bir nişan var.'
Yahudi gidip peygamberlik alâmetini gördü ve aklını kaybetmişçesine şöyle haykırdı:
'Peygamberlik artık İsrâiloğullarından gitti. Kureyşlilere öyle bir devlet gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır."
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/yildiz-patlamari-aralik-2012.html

Nefesten kanser teşhisi


Deneye imza atan ekibin başındaki Donato Altomare, araştırma sonuçlarının teşhis için nefes testinin kullanılabileceğine dair yeni kanıtlar sunduğunu belirtti. Soluk örneklerinin alınması için geliştirdikleri tekniğin çok basit olduğunu vurgulayan Altomare, tekniğin halen deney aşamasında olduğuna dikkati çekti.Tekniğin, gaz evreli kromatografi (bileşimli karışımlara uygulanabilen gelişmiş kimyasal ayırma ve analiz tekniği) kullanarak hastaların soluğundaki uçucu organik bileşenleri incelemeye dayalı olduğu açıklandı. Araştırmacılar, ''British Journal of Surgery '' dergisinde yayımlanan makalede, kanser e yakalanan kişilerde söz konusu bileşenlerin üretiminin değiştiğinin bilindiğini ancak bu mekanizmanın tam olarak anlaşılamadığını belirterek, bir adım ileri gittiklerini ifade etti.İlk aşamada Altomare ve ekibi, önce kolon kanseri ne yakalanan 37 hastanın, daha sonra 41 sağlıklı kişinin soluğundaki bu bileşenlerin profilini inceledi.İkinci aşamada bilim insanları, 15'i kansere yakalanan, 10'u sağlıklı 25 kişi üzerinde geliştirilen testin duyarlılığını denedi ve 19 kişide teşhisin doğru olduğunu gördü.Ekip, bir sonraki aşamada testin daha fazla hasta üzerinde deneneceğini bildirdi.Daha önce, ABD'nin California eyaletindeki bir şirket, hastanın verdiği soluk ile akciğer kanserinin teşhisi için ''elektronik burun'' geliştirdiğini açıklamıştı.                                                                http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Nefesten-kanser-teshisi-/896737/

29 Kasım 2012 Perşembe

Osmanlı'da Yabancı Okullar


Osmanlı'nın kuruluş ve yükseliş döneminde medreseler ve Enderûn Mektebi'nin hâricinde iki tür özel okul bulunmaktaydı. Bunların birincisi, kendilerine din ve vicdan hürriyeti tanınan gayrimüslimler tarafından kurulan eğitim müesseseleriydi. İslâm hukukunun bazı prensiplerinden hareketle Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimler, din ve mezhep esasına göre "millet sistemi" hâlinde teşkilâtlandırılmış; dinlerini ve dillerini öğretebilecekleri pek çok okul açmışlardı. Gayrimüslimler, Tanzimat'tan (1839) sonra Osmanlı yüksek eğitim müesseselerine de kabul edilmeye başlanmış; bu durum onların devlet hizmetinde istihdam edilmelerine zemin hazırlamıştı.

Özel okulların ikinci grubunu ise, yabancılar/ecnebiler tarafından açılan "misyoner mektepleri" teşkil ediyordu. Bu tür okulların ilki 1535'te Kanunî Sultan Süleyman'ın Fransa Kralı 2. Françoise'ya verdiği hususî imtiyazlar (kapitülasyonlar) sonrasında kuruldu. Fransa'dan gelen Cizvitlerin 1583'te Galata'daki Saint Benoît Kilisesi'ne yerleşerek burada açtıkları mektep, Osmanlı topraklarında kurulan ilk ecnebî misyoner okulu oldu. Günümüzde varlığını "Saint Benoît Lisesi" olarak devam ettiren bu okulda, sadece Katolik akideleri öğretilmiyor; din eğitiminin yanında öğrencilere matematik, Fransızca, Grekçe, Lâtince ve sanat dersleri de veriliyordu. 17. yüzyılda İstanbul'da Fransızlar tarafından Saint Benoît benzeri iki okul daha kuruldu. 19. yüzyılda Fransız okullarının sayısı hızla arttı. St. Pierre (1824), Notre Dame de Sion Kız Lisesi (1839), Saint Joseph (1864), Saint Esprit (1871) bunlardan sadece birkaçıydı.

Amerikalı misyonerler de, Tanzimat'tan itibaren Osmanlı topraklarında çok sayıda okul açmaya başlamışlardı. 1863'te İstanbul'da açılan Protestan Robert Koleji'nin dışında Har­put, Mardin, Beyrut, Tar­sus, Kayseri, Antep, Mer­zifon gibi şehirlerde Amerikan kolejleri açıldı. Misyonerler, gayeleri doğrultusunda açtıkları yüksek eğitim kurumları için, bilhassa İstanbul'dan uzak vilâyetleri seçiyorlardı. Amerikalı misyonerlerin açtıkları Antep Tıp Mektebi, Beyrut Amerikan Üniversitesi (1867), Fransız­ların Beyrut'ta açtıkları Saint Joseph Katolik Tıp Mektebi bunlara örnek gösterilebilir. Sayıları hızla artan misyoner okulları, gayrimüslim ve Müslüman halkın çocuklarının bir arada eğitim görmesi için açılan Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi'nde (1868) olduğu gibi, Osmanlı mektepleriyle benzer programları takip etmiş ve böylece Müslüman talebeler için de cazip hâle getirilmek istenmiştir.

Yabancı okulları açan misyonerler, kendi ülkelerindeki kitapları aynen bu okullarda okutuyor ve hukukî sahada verilen kapitülasyonlar yüzünden Osmanlı Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) bunlara karışamıyordu. Hattâ okutulan kitaplarda Türkler aleyhine yazılar yer alıyordu. Okulların müdürleri genelde papazdı. Eğitim gören Müslüman talebeler de, Hristiyan talebeler gibi kiliseye götürülerek ibadete zorlanıyorlardı. Bu durum karşısında Osmanlı'nın aldığı tek tedbir ise, Müslüman talebelerin bu okullara gitmelerine engel olmaya çalışmaktı.

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, gayrimüslimlere ait cemaat mektepleri de, misyonerler tarafından kurulan mektepler de, Osmanlı eğitim ve bilim hayatına katkı sağlamaktan çok, farklı bir sahada tesir meydana getirmiş; Osmanlı'nın aleyhine siyasî faaliyetlerin doğmasında ve imparatorluğun parçalanmasında önemli bir rol oynamıştır. Meselâ, Beyrut'taki misyoner okullarının, devletin bütünlüğü adına savunulan "Osmanlıcılık ve ittihâd-ı anâsır" (Osmanlı milletlerinin birliği) anlayışına karşı "Arap milliyetçiliği" cereyanının doğmasında ve Arapların Osmanlı'dan kopmalarında tesiri büyük olmuştur.

1867 yılında çıkarılan bir nizamnâme ile Osmanlı Devleti'nde bulunan yabancıların emlâk ve arazi edinme işlemleri düzenlenmiştir. Bu nizamnamede devletin, ya­bancılar tarafından a­çı­lan mekteplerdeki sistemi kontrol etme hakkı yoktur. Ancak iki yıl sonra çıkarılan Maarif Nizamnâmesi'yle gayrimüslimlerin ve yabancıların devlet sınırları içinde mektep açmaları belirli şartlara bağlanmıştır. Bu şartların en önemlisi "ihtiyaç" şartıdır. Mektep, ancak ihtiyaç duyulduğu takdirde açılacak; öncelikle ilgili mahalledeki gayrimüslim nüfusun durumuna bakılacak; arsa, okul binası, kurucu ve eğitim kadrosu ile alâkalı hususlar tespit edilecek, ondan sonra Maarif Nezareti'nden ruhsat talep edilecektir.

1876'da ilân edilen Kanun-i Esasi (Anayasa) ile gayrimüslim ahali "Osmanlı kimliği" altında toplanmak istenmiş; ama uygulamada beklenen netice elde edilememiştir. Bu durum yabancılara ve gayrimüslimlere ait okulların teftişinde de, birtakım boşluklar doğurmuş ve ilk defa 1886'da Maarif Nezareti bünyesinde bir müfettişlik kurulmuştur. 1893'te Zühdü Paşa tarafından Sultan 2. Abdülhamid'e takdim edilen raporda, şimdiye kadar bu okullar hakkında çıkarılan kanunlardan hiçbirinin tatbik edilemediği; bunun da hükümetin kayıtsızlığından kaynaklandığı belirtilmiş ve bu tespite örnek olarak da, o tarihte Osmanlı sınırları içinde bulunan 413'ü yabancı 4.547 okuldan 4.049'unun ruhsatsız olduğu ifade edilmiştir.

1895'te çıkarılan bir fermanla Rumeli ve Anadolu'daki rüştiye (ortaokul) derecesindeki gayrimüslim okullarına, masrafları devlete ait olmak üzere, Türkçe muallim tayini kararlaştırılmış; ancak bu ferman da başarılı bir şekilde tatbik edilememiştir. Avrupa devletleri, çeşitli misyoner grupları ve gayrimüslim teb'anın rûhânî reisleri, yabancı ve gayrimüslim mektepleri konusunda Osmanlı Devleti'ne karşı ortak tavır almıştır. Osmanlı'nın eski gücünü kaybettiği o günlerde Ortodoks Rumları, Ruslar; Katolik Ermenileri, Fransız ve Almanlar; Protestan Ermenileri, İngiliz ve Amerikalılar himaye etmiştir. Bu himaye yüzünden söz konusu okullarda, Türkçenin eğitim dili yapılması teşebbüsleri engellenmiştir. Bunun üzerine Maarif Nezâreti, son bir çare olarak, alınan diplomaların Osmanlı coğrafyasında geçerli olmasını Nezâret'in onayına bağlamıştır. Bakanlık, okullar üzerinde belli bir kontrol kurmaya çalışsa da, 2. Meşrutiyet'in ilânına kadar (1908) gerçek manâda bir denetim sağlanamamıştır. 1908'den sonra Maarif Nezâreti, konuyu tekrar ele almış; okullar üzerinde güçlü bir denetim kurmaya ve Türkçeyi mecburî ders olarak okutmaya çalışmıştır. Fakat bu teşebbüs de, tahmin edileceği üzere, azınlıklar ve Avrupa devletleri arasında ciddi bir tepki doğurmuştur. O tarihlerde yabancı okulların gayeleri hakkında İstanbul Alman Lisesi Müdürü Dr. Richart Pröyzer'in şu tespitleri meselenin vahametini ortaya koymaktadır: "Türkiye Abdülhamit'in istibdadına nihayet verdiği zaman muhtelif içtimaî sahalarda kaos içindeydi. Bu hâl bilhassa Maarif sahasında daha çok göze çarpıyordu. İlk mektepler, yok denecek kadar azdı. Tali mektepler de öyle bir vaziyette idiler ki çocuklarının tahsillerine ehemmiyet verenler ya hususî muallim tutmağa veya çocuklarını ecnebî mekteplerine göndermeye mecbur oluyorlardı. O zaman bu ecnebî mekteplerinde Türkçe tedrisatı çok elim bir vaziyette idi. Bu dersler birçok ecnebî mekteplerinde seçmeli idi. Şayanı hayrettir ki çocuklarını bu derslere iştirak ettirmeyenler, bizzat Türklerdi. Çünkü, Türkçe öğretmenleri de, Türkçe kitapları da yetersizdi. Abdülhamid devrinde bu mesele o kadar şayanı dikkat idi ki, kıraat (okuma) kitapları arasında Avrupa ders kitaplarının noktası noktasına Türkçeye çevrilmiş numuneleri vardı. Bu şartlar altında bir çocuğun kalbinde vatan hissi, vatan muhabbeti, yurt sevgisi ve millî duygu nasıl uyandırılabilirdi? Açık söyleyeyim ki, birçok ecnebî mektebi, ülkeye hizmet etmek gibi bir gaye taşımıyordu. Memleketin lisanı bile ihmal ediliyor, çocuğun gözü mektebin mensup olduğu memlekete çevrilerek, oranın körü körüne hayranı olmasına çalışılıyordu. Çocuklar ecnebî bir memleketin coğrafyasını öğrendikleri hâlde, kendi vatanlarına dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Buna ilaveten bir başka kötülük de bu mekteplerde Müslüman çocuklarına yapılan dinî tesirler ve telkinlerdi. Bu tesirler, son derece muzır ve tehlikeli idi. Bu mekteplerin bazılarında Müslüman çocuklar, Hıristiyan ibadet ve dualarına, dinî merasimlere katılmak zorundaydı. Hatta bazen bu çocuklara kabahatlerini affettirmek için haç bile öptürüyorlardı. Fakat garibi şu ki bu öğrencilerin aileleri bu duruma vakıf oldukları halde hiçbir itirazda bulunmuyorlardı."

1911'de Osmanlı topraklarında yabancılara ait 10 yüksekokul, 46 idadî (lise) ve 1.450 ilkokulda 61.678 öğrenci okuyordu. Ayrıca Rumların 3.500, Ermenilerin 2.500 sayısına ulaşan farklı seviyelerdeki mekteplerinin olduğunu düşündüğümüzde bu meselenin önemi daha iyi anlaşılır. Aynı yıl hükümetin himayesinde kurulan bir komisyon, gayrimüslimlere ve yabancılara ait okulların bağımsız olmasını, ancak Türkçe öğrenimine önem verilmesini kararlaştırmış; fakat bu karar da, memleketin âdeta bir yangın yerine döndüğü Balkan savaşları dolayısıyla uygulanamamıştır. Zaten Balkan Savaşı sonrası geniş topraklar kaybedilmiş ve pek çok okul elden çıkmıştır. 1913'te mesele tekrar ele alınmış ve Türkçe öğretilmesi şartıyla, mahallî dil ile öğretim yapılmasına izin verilmiştir. Kısacası 1. Dünya Savaşı'na kadar bu okullar üzerinde gerçek bir denetim sağlanamamış ve eğitim eski tarz üzere devam etmiştir.
1914'te Cihan Harbi başlayınca askerî idare tarafından kapitülasyonlar kaldırılmış ve akabinde yabancılara verilen imtiyazlar lağvedilerek bütün azınlık ve ecnebî mektepleri, Maarif Nezâreti'ne bağlanmıştır. Yabancıların yeni okul açmaları yasaklanmış, azınlık okullarının açılması da bazı hususî şartlara bağlanmıştır. Ayrıca "Türkçe, Türkiye tarihi ve coğrafyası" gibi derslerin Türkçe olarak Türk muallimler tarafından verilmesi mecburî tutulmuştur. Osmanlı Devleti'nin aldığı bu kararlara savaş durumu sebebiyle itiraz edilmemiştir. Osmanlı'nın savaş sonrasında işgal edilen topraklarında bulunan okullar, kontrol dışı kalmıştır. Mondros Ateşkesi (1918) sonrasında Anadolu'nun pek çok şehri işgale uğramış ve ardından istiklâl mücadelesi başlamıştır. Millî Mücadele sonrasında 3 Mart 1924'te TBMM'nin çıkardığı "Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu" ile bütün okullar, Maarif Nezâreti'ne bağlanmıştır. 7 Şubat 1926 tarihli bir genelge ile de, "Yabancı okullarda Türkçe, Türk tarihi ve coğrafyası derslerini okutacak öğretmenlerin bakanlıkça tespit edileceği, bakanlığa bildirilecek isimlerin Türk ve milli duygu sahibi olmaları gerektiği" kararı alınmıştır. Bu genelgeye uymayan ve kayıtlarını Türkçe tutmayan okullara taviz verilmemiş; Türkçe dersinden geçmeyen öğrencinin sınıfını geçemeyeceği kararı alınmış ve Türkçe dersini kasten ihmal eden bütün okullar kapatılmıştır.
Osmanlı'nın son asrında açılan yabancı okulların, Türkiye'nin yakın tarihindeki rolleri ortaya çıktıkça, şaşırmamak mümkün değildir. Kendi dilimizi dahi ders olarak müfredat programına koydurtmakta çektiğimiz sıkıntılar, devletin içine düştüğü buhranı göstermesinin yanında, azınlıklar, misyonerler ve Batılı güçler arasındaki işbirliğinin derinliğini ortaya koyması bakımından da çok mânidardır. Bugün Türkçe giderek ehemmiyet kazanmakta ve geniş kitlelerin ilgi duyduğu dünya dillerinden biri olma yolunda ilerlemektedir. Günümüzde tarih ve şartlar değişmiş, milletimiz dünyanın dört bir bucağına okullar açmıştır. Fakat bu okullarda Türkçenin ve bilimin yanında, o ülkenin milli ve manevi değerlerine de saygı duyulmaktadır. Ayrıca bu okullarda, öğretmenlerin bir bölümü, o ülke öğretmenlerinden seçilmekte ve yine o ülkenin dili, sanatı, edebiyatı ve kültürü en iyi şekilde öğretilmeye çalışılmaktadır. Hattâ Türk Millî Marşı'yla birlikte, o ülkenin millî marşı da yüceltilmektedir. Bu okulların Osmanlı'daki misyoner okullarından en büyük farkı, şeffaf ve her türlü denetime açık olması ve evrensel değerlere dayalı bir eğitim vermesidir. Milletimiz bu açıdan da, dünya milletlerine örnek teşkil edebilecek durumdadır. 

Kaynaklar
- Necmettin Tozlu, "Kültür ve Eğitim Tarihimizde Yabancı Okullar", Akçağ, Ankara, 1991.
- Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, Eser Matbaası, İstanbul 1977.
- U. Kocabaşoğlu, "Kendi Belgeleriyle Anadolu'daki Amerika, 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Amerikan Misyoner Okulları" Arba Yayınları, İstanbul, 1989
- M. Hidayet Vahapoğlu, "Osmanlıdan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okullar", M.E.B. Yay., Ankara 1997.
- Editör: Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Feza Gazetecilik A.Ş. 1. Cilt, İstanbul, 1999.
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/osmanlida-yabanci-okullar-aralik-2012.html