Popüler Yayınlar

28 Ekim 2012 Pazar

Tıbb-ı Nebevî'de Enfeksiyonlardan Korunma


Ancak mikroskopla görülen ve ölümcül hastalıklara yol açabilen mikroplara dâir bazı işaretleri, Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) beyanlarında görmekteyiz. Ebû Musa el-Eşari'den (r.a) rivayet edilen bir hadîste, Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ümmetimin yok olması kılıç ve taun iledir." buyurması üzerine, ashab sorar: "Ya Resulullah kılıcı biliyoruz; fakat taun nedir?" Efendimiz: "Gözden gizlilikte cin gibi olan düşmanlarımızın gizlice dürtmesidir. Bunların hepsinde de şehitlik sevabı vardır." buyurur. (Ebû Davud, Müsned)

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bulaşıcı hastalıklardan korunmada, vücut ve çevre temizliğinin yanında bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Bu bilgiler ışığında baktığımızda, mikroorganizmaları ilk tarif edenin, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu görürüz. O, vebanın, çıplak gözle görülemeyen zararlı bir âmili olduğunu, gizlice yayıldığını ve hastalığın yayılmasını önlemede karantina gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca O, bu tip mikropların insan vücuduna dışarıdan bulaştığını imâ ve işaret buyurmuşlardır. 

Esnerken ağzı kapatmak
Akciğer rahatsızlıkları, hava yoluyla bulaşan hastalıkların büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Havada bulunan mikroplar, derin nefes alınınca bronşlara ve akciğerlere kadar inerek hastalık yapar. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sizden biriniz esneyeceği zaman elini ağzına koysun; zîrâ zararlı şeyler ağzına girer." (Ebû Davud, Müslim, Müsned) buyurmuştur. Esneme sırasında havadaki mikropların bademcikleri geçerek hava keselerine kadar gitmemesi için ağzımızı kapatmamız lâzımdır. Böylece üst ve alt solunum yollarına hava yoluyla bulaşacak hastalıklara mâni oluruz.

Bulaşma mesafesi 
19. asırda havadaki toz zerreciklerinin ve mikroorganizmaların mikroskopla görülmesinden sonra, hasta ile sağlam kişiler arasına mesafe koyma anlayışı tıbbî kaideler içine girmiştir. Tıp tarihinde hastalar arasına mesafe koyma meselesine ilk defa Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): "Cüzzamlı hastadan yırtıcı hayvandan sakınır gibi sakınınız. Cüzzamlı kimse bir vadiye indiği zaman, siz başka bir vadiye ininiz. Cüzzamlı hastalara devamlı olarak bakmayınız. Onlarla konuştuğunuz zaman, sizinle onlar arasında bir veya iki mızrak boyu mesafe bulunsun." (Müsned, İbn-i Mâce, F. Kadir) mealindeki hadîs-i şerîfiyle dikkatleri çekmiştir. Bugün tıp otoriteleri bu mesafenin 70–80 cm'den az olmamasını tavsiye etmektedir. 

Karantina
Tarih boyunca insanları tehdit eden, toplu ölümlere sebep olan veba (taun), humma, sıtma ve çeşitli viral hastalıklardan milyonlarca kişi ölmüştür. Daha önceki yüzyıllarda başgösteren kitle salgınları her zaman dehşetle hatırlanır. Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu husustaki sözlerine kulak verelim: "Bir yerde taun hastalığı olduğunu duyarsanız oraya gitmeyiniz. Eğer bir yerde taun hastalığı meydana gelmiş ve siz orada iseniz hastalıktan kaçmak maksadıyla çıkmayınız." "Taundan kaçan kimse savaştan kaçan kimse gibi günah işlemiş olur. Hâlbuki taunun çıktığı yerde sabredip durarak ölen kimseye şehit sevabı vardır." (Ebu Davud, Müsned) Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), karantinayı tam mânâsı ile tarif etmiş ve yukarıdaki beyanlarıyla da uygulanılabilirliğini garantiye almıştır. Karantinadan kaçan kişiyi savaştan kaçan kimseye benzetmiş, savaştan kaçmanın neticelerini insanlara hatırlatmıştır. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), hasta insanların hastalıklarını sağlamlara bulaştırmaması için karantinayı tavsiye ettiği gibi, hasta hayvanların sağlıklı hayvanların yanına getirilmesini de yasaklamıştır. Bir hadîs-i şerîflerinde "Hayvanlardan hasta olanlar, sahipleri tarafından sakın sağlıklı olanların yanına iletilmesin." (Buhari, Müslim, E.Davud, Müsned, Faik) buyurmuştur. Veba öldürücü ateşli salgın hastalıktır; taun, sıtma, kızamık, çiçek, aids ve daha sonraları açığa çıkacak salgın hastalıkların tamamına veba denilmektedir. Salgın hastalıkların hangisi olursa olsun Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hastalığa yaklaşmakta tehlike vardır." (E. Davud) buyurmuştur.

Ellere vazife taksimi
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), sağ elini temizlik ve yemek. Sol elini istinca ve kirli şeyler için kullanırdı (E. Davud). Temizlik yaparken, başınızı, ağzınızı, burnunuzu, cildinizi kirletilmiş sol elle yıkarken, bilmeden temiz sahaları kirletmiş olursunuz ki, bu da sağlık prensiplerine aykırıdır. Tıp tarihi incelendiğinde, ellerimize vazife taksimi yapan tek ismin Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu anlaşılır. Bütün pis işlerde sol eli, temiz işlerde ise sağ eli kullanmayı tavsiye etmiştir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) temizlenmesinde, taranmasında, ayakkabı giymesinde sağdan başlamayı severdi (Buhari, Müslim). Vücudun atıkları olan dışkı (gaita), idrar, balgam, ter, sümük gibi salgılara veya onların çıktığı organlara sol elle dokunmamız gerekir. Böylece vücudun temiz kısımlarına hastalık yapıcı mikroorganizmaları bulaştırmamış oluruz.

Aksırırken ağzı kapatmak
Üzeri açık bir kapla taşınan yiyeceğe, taşıyan kişinin öksürük ve aksırığıyla veya sinek, böcek ve hava yoluyla mikrop bulaşabilir. Ebû Hüreyre (ra): "Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) aksırdığı zaman elini ve elbisesinin bir parçasını ağzına kapatır ve sesini alçaltmaya çalışırdı." (Ebû Davud) demektedir. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hareketi, çevrede bulunan insanları bulaşıcı hastalıklardan korumaya yönelik, İlâhî hikmetin gereği, bir nevî vahiyle kendisine ilhâm edilen mu'cizevî bir davranıştır.

Kapların üzerini örtmek
Yiyecek ve içecek kaplarının kapalı ve temiz olması da sağlık açısından çok mühimdir. Nitekim Peygamber Aleyhisselam: "(Akşam yatarken) kapıları kilitleyiniz. Su kırbalarının ağzını bağlayınız. Boş kapları ters çeviriniz! Dolu kapların üzerini örtünüz ve lâmbaları söndürünüz! Çünkü zararlı yaratıklar kilitli kapıyı açmaz. Bir de fare yok mu, insanların evlerini yakıp yıkar." (Buhari, Müslim, Müfred) buyurmuştur. O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) boş kapların ters çevrilmesini veya kapaklarının kapanmasını tavsiye etmesi, içlerine bir şey girmemesi içindir. Evde öksüren birisi varsa, açık kaplara mikrop bulaştırır. Ayrıca evcil hayvanlarla, sinek, böcek ve kemirgenlerle bakteri bulaşmasını engellemek için, yiyecek ve içecek kapları kapalı tutulmalıdır. 

Ağzı küçük kaplara ağzını dayayarak su içmemek
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kırba gibi kaplara bir kimsenin ağzını dayayarak içmesini de yasaklamıştır (Buhari, M.Aliyye, en-Nihâye, İbn-i Kayyim, Müsned). Su içen kişide, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları varsa, bunu kaba veya içilen sıvıya bulaştırabilir.

İdrarı elbiseye bulaştırmama
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), elbiselerinin temizliğine çok dikkat ederdi. İdrar ve kan gibi mikropların kolayca üreyebileceği besiyerlerinin elbiselere bulaşmaması için ikazda bulunmuştur. Bir hadîs-i şerifte Efendimiz (sallalahü aleyhi ve sellem): "Sizden biriniz sahrada abdest yapacağı zaman idrarının kendi üzerine sıçramaması için yumuşak yer arasın." (Gümüşhanevî, Nesîmî) buyurmuştur. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), elbisesine idrar bulaşıp kirlenmesin diye, çok titizlik ve hassasiyet göstermiştir. 

Kanın toprağa gömülmesi
Mikroorganizmaların üremeleri için karbon kaynağı olarak polisakkarid, yağ, proteinler, azot, enzim, sülfür (koenzim ve protein yapısında), fosfor, oksijen, hidrojen, potasyum, mağnezyum ve demire ihtiyacı vardır. Kanda bunların hepsi bir arada bulunduğundan, kan, tıpta birçok besiyerini zenginleştirmek maksadıyla kullanılır. Besiyerindeki kan ile mikroplar daha kolay ve hızlı ürer. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kan aldırdı. Abdullah b. Zübeyr'e verdi. "Haydi, bu kanı alıp götür! İnsan, köpek, yırtıcı hayvan yalamaması için toprağa göm." buyurdu (Kübra Hâkim, Keşfül ummal, F. Kadir M. Aliye). Temizlik hassasiyetinin yanısıra, bu tavsiyedeki en önemli maksat, kanın mikropların üremesine uygun bir besiyeri olduğuna dikkat çekilmesi ve kanda bulunabilecek mikroorganizmaların hayvanlar yoluyla etrafa yayılmasının önlenmesidir.

Sümük ve balgamın kaybedilmesi
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sizlerden biriniz mescide sümkürdüğünüz veya balgam çıkardığınız zaman onu kaybetsin, herhangi bir Müslüman'ın cildine ve elbisesine bulaştırıp zarar vermesin." buyurmuştur (Müslim, Buhari, Müsned, Nesai). Ayrıca O (sallallahü aleyhi ve sellem): Bir topluluğun önünde balgam çıkaran, onu avuçlarıyla gizlesin ve toprağa gömünceye kadar göstermesin (Buhari, Müfred, Müslim, Nesai), buyurarak çıkarılan balgam ve sümüğün toprağa gömülmesini tavsiye etmiştir. Sözkonusu toprak, insan ve hayvanların hiç uğramadığı sahalar olmalıdır. Sümük ve balgam içinde bulunan mikroorganizmaların, faydalı bakteri ve mantarlarla organik bileşiklere dönüştürülüp, zararsız hâle geleceği tek yer topraktır.

Bataklıkların kurutulması
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bataklıkların, sıtma başta olmak üzere bazı hastalıklara yol açmayacak duruma getirilmesi gerektiğini şu hadîse ile ifade etmiştir: Hz. Aişe Mekke'den Medine'ye geldiklerinde Medine, Arabistan mıntıkasının en hastalıklı yeri idi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Buthan vadisinin kurutulması için tavsiyelerde bulunmuştur (Buhari, Müslim, Dârimi, Mâce, K.Ummal, Ramuz, L. Ukul).

Mikropların barınaklarını toprağa gömmek
Hz. Aişe (ra) şöyle der: Peygamber Aleyhisselâm insan vücudundan ayrılan yedi şeyin toprağa gömülmesini emrederdi. Bunlar, saç, tırnak, akan kan, kadınların adet bezi, diş, pıhtılaşmış kan, kadının döl eşi (C. Sağir, F. Kadir, Kenz ül Ummal). Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kan ve kan pıhtısının, saç ve tırnakların insanlara hastalıkları bulaştırıcı ve açıkta bulunduğu zaman insan ve hayvanda hastalık yapıcı mikropların çoğalması için bir besiyeri olacağından, toprağa gömülmesi gerektiğini ilk tavsiye edendir.

Canlıların kullandığı sahaları kirletmemek
Her Müslüman evini temiz tuttuğu gibi, çevresini de temiz tutmalı, su kaynaklarını kirletmemelidir. Peygamberimiz çevre temizliğine gereken önemi vermiş, Müslümanlar da her zaman bu emir ve tavsiyelere uymaya hassasiyet göstermişlerdir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): Ağaç altlarına, gölgeliklere, su membalarına, durgun sulara, yollara, hayvan yuvalarına ve hayvan barınaklarına idrar yapılmasını yasaklamıştır (Müslim, Buhari, E. Davud). Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir defasında "Sakın lânete uğrayanlardan olmayınız." buyurunca, sahabeler, 'Bunlar kimlerdir?' diye sordular. Peygamberimiz de, "Herkesin gelip geçtiği yollara, gölgeliklere, su kenarlarına ve ağaçların altına abdest bozup kirletenlerdir." (Müslim, Mace, M. Zevaid, Faik) diye cevap verdi. Böylece O (sallallahü aleyhi ve sellem), ortak kullanım alanlarının tükürük, balgam, burun salgısı, idrar ve dışkı ile kirletenlerin dünya ve âhirette lânete uğrayacaklarını beyan buyurmuştur. O (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlara zarar veren her şeyin bertaraf edilmesini istemiş ve bunu imanın şubelerinden biri saymıştır.

Hastalık bulaştıran hayvanların izole edilmesi
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke gibi devamlı haç ve umre vesilesiyle kalabalık insan toplulukların bulunduğu yerlerde, hastalık taşıyan hayvanların beslenmesini uygun görmemiştir. O (sallallahü aleyhi ve sellem), Av, çoban, ziraat köpeği dışında köpek edinmeyin buyurmuştur (Buhari, Müslim). 

Yiyeceklerin hastalık yapmayacak şekilde ıslâh edilmesi
Hayvanî gıdalar tam pişirilmeden kullanılınca gıda zehirlenmesi yapabilir. Tam pişirilmemiş deniz ürünleri, sindirim kanalı ve idrar atıkları, çiğ etli mamuller, hayvanlara dokunup elleri yıkamamak veya mikropların bulunduğu havayı solumak; tifo, enterokolit, zatürre, veba, mezenterik adenit, brucellozis, menenjit gibi hastalıklara yol açabilir. Bu hastalıklardan korunmak niçin Efendimiz'in buyurduğu gibi etlerin kokuşmayacak şekilde ıslâh edilmesi lazımdır. O (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda Haccı'nda kurban kesildikten sonra "Ey Sevban! Şu etin kokuşmasını önleyip ıslah et." (Müslim, E.Davud, S.Kübra, K.Ummal) buyurmuştur. Benzer birçok hadîsten anlaşıldığına göre, çevre ve yiyecekler hayvan ve insan atıklarıyla kirletilmemeli, domuz eti yenilmemelidir. Binek hayvanın üzerine binildiğinde, elbise ve vücut yıkanmalıdır. 

Hamam, havuz gibi ortak kullanım alanlarına dikkat edilmesi
Hamam ve havuz gibi ortak kullanım alanlarına mantar hastalığı olanlar alınmamalı veya hastalığı olanlar buralara gitmemelidir. Mantarlar tedaviye dirençli hastalık yapar. Bunların tedavisi zordur. Hastalık tedavi edilse bile tekrar ortaya çıkabilir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Arabistan'da hamam yoktu. Fakat O (sallallahü aleyhi ve sellem) gaybî olarak verdiği bir haberde şöyle buyurmaktadır: "Acem diyarı yakında sizin için fetholunacaktır. Orada hamam denilen evler bulacaksınız. Oraya erkekler peştamalsız girmesinler, kadınları da hasta veya doğum yapmış olmadıkça oraya girmekten men ediniz." (S.Kübra, İ. Mace, Bağdadi) Sağlam kadınların hastalık kapma riskinden dolayı, hamama girmesi sakıncalı bulunmuştur. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) erkeklerin hamama peştamalsız gitmemesi gerektiğini "Her kim Allaha ve ahiret gününe inanıyorsa, hamama peştamalsız girmesin." (Bağdadi, Nesai, Müsned) hadîsiyle ifade etmiştir. Ortak kullanım yerlerinde avret yerlerinin açılmasını, çirkin işlere yol açabileceğinden yasaklamıştır...
Dr. Arslan MAYDA

17 Ekim 2012 Çarşamba

Zilhicce ayının ilk 10 günü ile Rabb’inize yaklaşın!


Yapılan amellere 700 misli sevap verilen zilhicce günleri başlıyor. Ayette üzerine yemin edilen bu kutlu 10 gece için, Peygamber Efendimiz (sas) de tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (Lâ ilâhe illâllah) ve tekbiri (Allah-u Ekber) çokça söylemeyi tavsiye ediyor.
Peygamber Efendimiz (sas)’in “Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur.” dediği o günlere girmek üzereyiz. Kur’an-ı Kerim’de Fecr Sûresi’nin başında, “On geceye yemin olsun ki...” diye bahsedilen o günler bu yılki takvime göre 16 Ekim-25 Ekim tarihlerine denk geliyor. Kurban Bayramı’nın 1. gününe kadar sürecek bu kutlu zaman dilimini ibadetlere daha da özen göstererek değerlendirmek çok önemli.
    Maneviyata duyarlı sineler, hüzünle ayrıldığı Ramazan’ın ardından şevvalde altı gün oruçlarıyla hasret giderse de, zilhiccenin ilk on günüyle âdeta teselli bulur. Bir nevi Ramazan’ın devamı gibi olan bu günler, “Ramazan’ı hakkıyla ihya edebilseydim...” diye yanan sinelere muhteşem bir fırsattır. Allah (cc) Recep, Şaban, Ramazan ayları ve Regaip, Miraç, Berat, Kadir gecelerine, Zilhicce’nin ilk on gecesini ekleyerek kâmil insan olabilme adına bizlere bir kutlu zaman dilimini daha lütfediyor.
    İlahiyatçı yazar Dr. Selman Kuzu, “Zilhiccenin ilk 10 gecesi, bizim farkında olmadığımız fakat Rabb’imizin yemin ederek önemine dikkat çektiği gecelerdir.” dediği bu kutlu zamanları dua, tevbe ve istiğfar günleri olarak değerlendirmenin önemli olduğunu vurguluyor. Kuzu, “Hac günlerinin feyiz ve bereketinden istifade etmeli. Bu kutlu zaman diliminin bereketi sadece hacca gidenlere ait değil. Gidemeyenler de, Zilhicce’nin ilk on gecesini bulundukları coğrafyalarda değerlendirerek günahlarının affına kapı aralamalıdır.” diyor. İlahiyatçı yazar, Efendimiz’in (sas) de mümkünse bugünlerin oruçlu geçirilmesini tavsiye buyurduğunu ifade ederek, “Zilhicce’nin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir Gecesi’ni ihya etmeye bedeldir.” hadis-i şerif’ini hatırlatıyor.

Bu on günü nasıl değerlendirebiliriz?
Her şeyden önce beş vakit namazı asla ihmal etmemeli; kuşluk, evvabin, teheccüd gibi nafile namazlarla da Allah’a yaklaşmalı.
Peygamber Efendimiz’in (sas) hiç terk etmediği Zilhicce’nin ilk on gün orucunu biz de kaçırmadan tutmaya gayret etmeliyiz.
Bu on gecede daha az uykuyla idare edip maç, dizi gibi televizyon programları ve internet gibi uğraşlarla bu kutlu vakitleri değerlendirmekten geri durmamalıyız. Zamanımızı Kur’an-ı Kerim okuyarak, tevbe istiğfar çekerek, evrad-ı ezkar ve dua ederek geçirmeye gayret etmeliyiz.
Bugünlerde sağlığımıza dikkat edip, ibadet ve evrad-ı ezkardan geri kalmamalıyız.
Eğer mesaiye bağlı bir işimiz yoksa bu on günü sanki i’tikafa girmiş gibi dolu dolu değerlendirmeli, bunun mümkün olmadığı durumlarda da izin ya da tatil günlerini oruç ve ibadetle geçirmeye gayret etmeliyiz.
Bu 10 günün özellikle arife gününe denk gelen 9. gününü bayramlık ve kurbanlık alışverişiyle zayi etmemek için, hazırlıklarımızı önceden yapmaya gayret etmeliyiz.
Bu kutlu zaman dilimlerinde kişiyi meşgul edecek misafirlik, yolculuk ve yorucu işlerden uzak durmalıyız.
Efendimiz’in de (sas) tavsiye buyurduğu gibi Sübhanallah, Elhamdülillah, Lâ ilâhe illâllah ve Allah-u Ekber’i çokça söylemeliyiz.

14 Ekim 2012 Pazar

Bu sağlık uyarısı kadınlar için çok ciddi!


Psikolog Merve Büyükkucak , 21. yüzyılın hastalığı olarak bilinen panik atağın çok ani ve beklenmedik bir şekilde gelişerek kişiyi çaresiz kılan yoğun bir korku ve panik hali olduğunuz belirtti.

Bu atakların en büyük özelliğinin kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı, nefes alamama, mide bulantısı, baş dönmesi, el ve ayaklarda uyuşma, titreme, sıcak basmalarıgibi birtakım bedensel şikayetlerin korku haline eşlik ettiğini dile getiren Büyükkucak, "Bu şikayetlerin yanı sıra kişi o esnada kontrolünü kaybedeceğine, bayılacağına, kalp krizi geçireceğine, öleceğine veya kimsenin ona yardımcı olamayacağına dair ciddi endişeler yaşar.

Bu ataklar, yaşayan kişi tarafından hem fiziksel hem de duygusal olarak oldukça zorlayıcı ve yorucu deneyimler olarak tanımlanabilir. Öyle ki atakların sonrasında sakinleşmek ya da atakların etkisinden kurtulmak oldukça uzun süreler alabilmektedir. Zaman zaman bu ataklar gece uykuları sırasında da görülebilir. Gün içerisinde yaşananlara oranla sıklığı daha az olmasına rağmen bu ataklar, kişiyi sebepsiz bir korku ile aniden uykusundan uyandırabilir ve kişinin sakinleşerek kendine gelmesi epey uzun zaman alabilir” dedi.

Panik atak hastalığının tedavi edilmemesi durumunda kendiliğinden geçme ihtimalinin neredeyse yok denecek kadar az olduğunu, ciddi anlamda kronikleşebilme riskinin yüksek olduğunu söyleyen Büyükkucak, şu uyarı ve önerilerde bulundu:

"Atakların yaşanması halinde tedaviye başvurmak oldukça önemlidir. Ancak bu hastalar çoğunlukla birçok tıbbi tetkikten geçmiş şekilde ruh sağlığı uzmanlarına ulaşırlar. Bu birçok hasta için aslında son duraktır. Çünkü ilk etapta kendilerine bir şey olacağından korkarak panik içerisinde hastanelere veya en yakın sağlık ocağına başvururlar. Bu durumun ruhsal bir sorun olduğunu bir türlü kabul etmek istemezler. Bu hasta grubu ne yazık ki tedavide işbirliği sağlamanın görece biraz daha güç olduğu, kısmen dirençli vakalardır denebilir. Ancak işbirliği sağlandığında tedavisi mümkün olan bir durumdur. Eğer siz de bu şikayetleri yaşıyorsanız mutlaka gecikmeden bir uzmana başvurmanız ve tedaviye mümkün olan en kısa sürede başlamanız önerilir.

12 Ekim 2012 Cuma

Hadîs-i Şerîflerde Dil Ahlâkı

Dil hayırda kullanılırsa, insanı kaldıran, yükselten, âlâ-yı illîyîn-i kemâlâta çıkaran bir uzuvdur; şerde istimal edilirse de, onu batıran, alçaltan ve esfel-i sâfilîne düşüren bir organdır.

Hadîslerde "ahlâk"ın yeri ve önemi
Hadîslerde "dil ahlâkı" konusuna girmeden önce kısaca hadîslerde "ahlâk"ın yeri ve önemine temasta fayda mülâhaza ediyoruz.

Ahlâk, insanın tavır, davranış ve hareketlerine yön vermesi açısından büyük bir ehemmiyete sahiptir. İnsanın dışa yansıyan fiilleri, kendi ahlâkî yapısı ve anlayışına uygun olarak ortaya çıkar. Gazzâlî'nin de dediği gibi, kalbde yer eden her meziyet, azalar vasıtasıyla kendini gösterir, diğer bir ifadeyle kişinin hareketleri, mutlak surette kalbde yerleşik olan ahlâka uygun olarak cereyan eder.1

Ahlâk, İslâm dininin önemle üzerinde durduğu bir konudur. Allah Teâlâ'nın, Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce bir ahlâk üzere olduğunu (Kalem Sûresi, 68/4) beyan etmesi ve Resûlullah'ın da (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinin ahlâkî güzellikleri tamamlamak üzere gönderildiğini2 bildirmesi, İslâm'ın ahlâka ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Bu sebeple "güzel ahlâk üzere olmak", Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem), dualarında devamlı surette istediği hususlardandı.

Bu dualardan bazıları şöyledir:
(Hz. Ali'nin naklettiğine göre Resûlullah, namaz kılacağı vakit şöyle dua ederdi:) اَللَّهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ وَاهْدِنِي لِأَحْسَنِ الْأَخْلاَقِ لاَ يَهْديِ لِأَحْسَنِهاَ إِلاَّ أَنْتَ وَاصْرِفْ عَنِّي سَيِّئَهاَ لَا يَصْرِفُ عَنّيِ سَيِّئَهاَ إِلاَّ أَنْتَ "Allah'ım! Melik ancak Sen'sin! Sen'den başka hiçbir ilâh yoktur. Allah'ım, beni güzel ahlâka ulaştır, ona ancak Sen ulaştırabilirsin. Allah'ım, beni kötü ahlâktan uzaklaştır, ondan ancak Sen uzaklaştırabilirsin."3; اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الصِّحَّةَ وَالْعِفَّةَ وَالْأَماَنَةَ وَحُسْنَ الْخُلُقِ وَالرِّضاَ بِالْقَدَرِ "Allah'ım, sıhhat, iffet, emanet, güzel ahlâk ve kadere rıza istiyorum"4; اَللَّهُمَّ اغْفِرْ خَطاَياَيَ وَذُنُوبِي كُلَّهاَ اَللَّهُمَّ وَأَنْعِشْنِي وَاجْبُرْنِي وَاهْدِنِي بِصاَلِحِ الْأَعْماَلِ وَالْأَخْلاَقِ لاَ يَهْدِي لِصاَلِحِهاَ وَلاَ يَصْرِفُ سَيَّئَهاَ إِلاَّ أَنْتَ "Allah'ım! Günah ve hatalarımın tamamını bağışla. Allah'ım! (sürçtüğüm zaman) beni ayağa kaldır ve yükselt; Allah'ım, beni müstağni kıl, musibetlerin benden alıp götürdüklerini geri ver veya daha güzel bir bedelle mukabelede bulun ve yaralarımı sar; beni amellerin ve ahlâkın en iyi olanına ulaştır. Onun en iyisine ulaştıracak ve onun en kötüsünden uzaklaştıracak olan ancak Sen'sin!"5; اَللَّهُمَّ أَحْسَنْتَ خَلْقِي فَأَحْسِنْ خُلُقِي "Allah'ım, yaratılışımı (suretimi) güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzel yap."6

Hz. Ebû'd-Derdâ (r.a.) da bir gece sabaha kadar "Allahım, yaratılışımı (suretimi) güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzel yap." diye dua etmiş; kendisine, gece boyunca niçin sadece güzel ahlâk üzere olmayı istediği sorulunca o: "Allah'ın Müslüman kulu, ahlâkını güzelleştire güzelleştire sonunda güzel ahlâkı, onun Cennet'e girmesine vesile olur; ahlâkını çirkinleştire çirkinleştire de kötü ahlâkı onu Cehennem'e sokar" diye karşılık vermiştir.7

Bir adam, Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek "İslâm nedir?" diye sormuş. Resûlullah da "Güzel ahlâk!" diye cevap vermiştir. Adam, daha fazla veya farklı bir bilgi edinmek maksadıyla olsa gerek aynı soruyu dört defa daha sormuş; fakat her seferinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) aynı cevabı vermiştir.8 Peygamberimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ısrarla aynı cevabı vermesi, dinin güzel ahlâka ne kadar çok önem verdiğini göstermektedir. Yine Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) İslâm'ı "güzel ahlâk" olarak tarif etmesi, güzel ahlâkın dinin olmazsa olmaz bir yanı olduğunu ve dinin ancak onunla kıvamını bulacağını ifade etmektedir.9

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), teşvik edici beyanlarıyla mü'minlerin daima güzel ahlâk üzere olmalarını tavsiye etmiş; ahlâkı güzel olanın hayırlı insan olduğunu,10 mizanda ameller tartılırken iyi ahlâktan daha ağır bir amelin bulunmadığını,11 mükemmel imanın güzel ahlâklı olmakla sağlanabileceğini,12 bir mü'minin, güzel ahlâkıyla gündüzleri (nafile) oruç tutan, geceleri de (nafile) ibadetle ihya eden kimsenin ulaştığı dereceye ulaşacağını,13 kıyamet günü kendisine en yakın kimselerin, ahlâkı en güzel kimseler olduğunu,14 insanların Cennet'e girmelerine en çok vesile olan amellerin takva ve güzel ahlâk olduğunu15 beyan etmiştir. Yine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "Sizin en hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır."16 ve "İçinizden en çok sevdiklerim, ahlâkı en güzel olanlarınızdır."17 buyurarak güzel ahlâk üzere bulunmayı övmüştür.

Hadîslerde "dil ahlâkı"nın yeri ve önemi
Şüphesiz ahlâkî davranışların sergilenmesinde organlar içinde "dil"in çok farklı bir yeri vardır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "dil"in ahlâkî açıdan kötülüklerden uzak tutulması ve hayırlara yönlendirilmesi için onun üzerinde ayrıca durmuş ve bu hususta pek çok ikaz ve tavsiyelerde bulunmuştur.

Dil, Allah'ın insanoğluna lütfettiği en büyük nimet ve ona nakşettiği en ince sanatlardan biri olmakla beraber yerinde kullanılmadığı takdirde potansiyel bir nikmete (azaba) dönüşme özelliğine de sahiptir. Dil, yerine göre bir rahmet, yerine göre de bir belâ ve musibettir. Dil, vücutta küçük bir organ olmasına rağmen yaptığı ve sebep olduğu işler itibariyle büyük bir tesire sahiptir. Dil, -Yeni Ahid'de de (Yakub'un Mektubu 3:4-12) belirtildiği gibi- bir gemiyi yöneten dümen, bir ormanı yakacak küçük bir kıvılcım gibidir. Dil, vücutta küçük bir organdır; fakat vücudu yönetecek güce sahiptir.

Dil, ilmin şamil olduğu her şeyi ifade eder. Bu açıdan dilin göz, kulak gibi organlara nispetle ilgi, kullanım ve etki alanı daha geniştir.18 Organlar içinde isyan etmeye en yakın olanı ve isyana en kolay yöneleni dildir. Çünkü o, kolaylıkla istediği tarafa gidebilir. Ayrıca dil, şeytanın insanı aldatmada kullandığı en büyük aletlerinden biridir.

Bir kimsenin küfür veya şahadeti ancak dilindeki ifadesinden anlaşılır. İman ve inkârın ifadesinden başka bunlara bağlı pek çok hususun dile getirilmesi de "dil" vasıtasıyla mümkündür. Tesbihler, tahmidler, tekbirler, zikirler, tevbeler, dinin i'lâsı yolunda yapılan irşadlar, tebliğler, dinin temellerini oluşturan ve günde beş defa mânevî arınma sağlayan ezân-ı Muhammedî... hepsi dil vasıtasıyla olmaktadır. Öte yandan insanın ebedî helâkini hazırlayan küfür ve küfran sözleri, Allah'a ve Resûlü'ne sövgüler, içtimâî hayatı zehirleyen yalan, iftira, gıybet, koğuculuk, alay, övünme, cedel yapma19 da dil yoluyla gerçekleşmektedir.

Ahlâkî davranışlar açısından da "dil"in diğer uzuvlar içerisinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Dil diğer organlara nispetle daha büyük, derin, tesirli ve kalıcı fonksiyonlara sahiptir. Fonksiyonları büyük olan "dil"in sorumluluğu da o nispette büyüktür. "Dil"den sâdır olan her şey, insanın lehinde veya aleyhinde neticeler doğurur. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkî davranışlar içerisindeki yeri ve önemi büyük olan dil konusunda pek çok ikaz ve tavsiyede bulunmuştur. Bir hadîste O (sallallahu aleyhi ve sellem): "İnsan sabahlayınca bütün organlar, dile yalvararak şöyle derler: Bizim haklarımızı korumakta Allah'tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz."20 buyurmuştur. Resûlullah, kendisine "Benim için en çok korkulacak şey nedir?" diye soran Süfyân b. Abdullah'a (r.a.) mübarek dilini göstererek "İşte budur!" cevabını vermiştir.21 

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), insanın "dil"ini doğru kullandığı takdirde Cennet'i (ebedî saadet) kazanabileceği, aksi durumda ise Cehennem'e gireceğini bildirmektedir. Muaz b. Cebel (r.a.) bir keresinde Resûlullah'tan "Cennete girmeye vesile olacak, Cehennem'den de uzaklaştıracak bir amel" söylemesini istedi. Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dedi: "(Nefislerin yapmakta zorlanacağı) çok büyük bir şey istiyorsun. Ama bu mesele, Allah'ın kolaylaştırdığı kimseler için pek kolaydır. Şöyle ki, kulluğu sadece Allah'a yapar, O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı ikâme eder, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar, haccedersin." Sonra Resûlullah şöyle devam etti: "Sana hayır yollarını göstereceğim: Oruç, kalkandır; sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları siler süpürür; (hayır yollarından biri olan) kişinin gece kıldığı namaz da yine hataları siler süpürür." Sonra Resûlullah "Onlar yataklarından geceleri kalkarak korku ve ümit içerisinde Rablerine yalvaranlardır..." (Secde sûresi, 32/16-17) âyetlerini okudu ve şöyle buyurdu: "Size bütün işlerin başını, direğini ve en üst noktasını bildireyim mi?" Muaz: "Evet, ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. O da (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her işin başı İslâm, direği namaz, zirvesi ve üst noktası da cihâddır." Sonra şöyle devam etti: "Sana bütün bunların kendisine bağlı olduğu esası (temel, candamar) bildireyim mi?" dedi. Muaz: "Evet, bildir yâ Resûlallah!" dedi. Bunun üzerine Resûlullah dilini tuttu ve "Şunu koru!" buyurdu. Muaz "Yâ Resûlallah! Biz konuştuklarımızdan da sorgulanacak mıyız?" dedi. Resûlullah da: "Annen yokluğuna yansın ey Muaz! İnsanları yüzüstü Cehennem'e sürükleyen, ancak (küfür, iftira, bühtan, sövme, gıybet, koğuculuk gibi) dillerinin ürettikleridir!" buyurdu.22 

Resûlullah'ın "dil"i, dinin zirvesi saydığı iman ve İslâm esaslarının candamarı olarak belirtmesi, İslâm dininin "dil"e atfettiği değer ve önemi göstermesi bakımından mânidardır. Sadece bu hadîs bile "dil"in, insan ve din nezdindeki yerini, tesirini ve fonksiyonunu belirtmek için tek başına yeterlidir.

Resûl-i Ekrem'e (sallallahu aleyhi ve sellem), bir kadının geceleri ibadet ederek gündüzleri de oruç tutarak geçirdiği, fakat kötü bir ahlâka sahip olduğu ve komşularına diliyle eziyet verdiği anlatıldı. Bunun üzerine Resûlullah "O kadında (yaptığı amellerde) hayır yoktur, o kadın Cehennemliktir." buyurdu. Bu sefer, beş vakit farz namazını kılan, Ramazan orucunu tutan, elindeki tek sahip olduğu (ekmek veya peynir gibi) yiyeceklerden küçük parçalar hâlinde başkasına tasaddukta bulunan ve hiçbir kimseye zarar vermeyen bir başka kadından bahsedildi. Bu kez Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "O kadın Cennetliktir." buyurdu.23 

Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) burada verdiği cevaplar göstermektedir ki, kişi güzel ahlâk üzere olmadıkça yaptığı ibadetlerin kendisine bir faydası yoktur ve güzel ahlâk sahibi olmadan kurtuluşa eremez. Öte taraftan dinin asgarî emirlerini yerine getirip güzel ahlâka sahip olan kimse de kurtuluşa ermiştir. Dilin ne kadar önemli olduğuna bu hadîste açıkça işaret edilmektedir. Öyle ki, kişinin ibadetlerinin kabulü, ahlâkının güzelliğine bağlanmıştır. Hadîsten anlaşıldığına göre tavır ve davranışlara güzel ahlâk olarak yansımayan ibadetlerin kişiye bir faydası olmamaktadır. Bu hususu teyit eden bir başka hadîste Resûlullah: "Kişinin kalbi istikamet üzere olmadıkça dini istikamet üzere olmaz. Kişinin dili istikamet üzere olmadıkça da kalbi istikamet üzere olmaz. Komşusu şerrinden emin olmayan kimse de Cennet'e giremez."24 buyurmuştur. Resûlullah, dinin kemâlini âdeta dilin selâmetine yani kötülüklerden uzak durup hayır üzere olmaya bağlamıştır.

Bir defasında Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), eşi Ümmü Seleme'nin (r.anhâ) odasının önünde bir kavga sesi duydu. Kavga yapanların yanına giderek şöyle dedi: "Şüphesiz ben de sizin gibi bir insanım. Zaman olur ki, bana sizden iki hasım gelir de, biri haksız olduğu hâlde diğerinden daha düzgün konuşmuş olabilir! Ben de o düzgün sözleri doğru sanarak onun lehine hükmedebilirim. Binaenaleyh kimin lehine bir Müslüman'ın hakkına hükmettiysem, bilsin ki bu hak, ateşten bir parçadır; ister onu alsın, ister bıraksın."25 

Bu hadîs, beyan gücünü kullanarak haksızlık yapmanın vahametini ortaya koymaktadır. Günümüzde bilhassa gazete, televizyon ve internet yoluyla yalan, uydurma ve çarpıtma haberlerle insanların şeref ve haysiyetleri çiğnenmekte, bunun yanında maddî kayıplar da söz konusu olmaktadır. Zamanımızda sıkça meydana gelen bu tür hâdiseler, âdeta Resûlullah'ın bu konudaki sözünü tasdik etmektedir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kimseyi gerçek Müslüman (kâmil)26 saymakta27, dil ve el ile Müslümanlara zarar vermeme hasletinin de İslâm'da en büyük fazilet olduğunu bildirmektedir.28 Bu hadîslerde dil ve elin zikredilmesi, insanlara en çok bunlarla zarar verilmesinden ileri gelmektedir. Dilin önce zikredilmesi de, ele nispetle dil ile verilen zararın daha büyük olduğuna dikkat çekmek içindir.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Âdemoğlunun hatalarının çoğunun dilden kaynaklandığını29 belirterek insanları dilin âfetlerine karşı uyarmıştır. Bir defasında Resûlullah'a, insanlara en çok cenneti kazandıran amelin hangisi olduğu soruldu. O, "İyi ahlâktır." buyurdu. Bu sefer, insanların, en çok Cehennem'e girmelerine sebep olan amel soruldu. O, "Ağız (dil) ve apış arasıdır." buyurdu.30

Resûlullah, kendisine tavsiyede bulunmasını isteyen bir kimseye, bütün hayırları içinde toplayan "Allah'a karşı takvâ" üzere bulunmayı öğütlemiş ardından da "Dilini sadece hayırda kullan, ancak bu şekilde şeytana galebe çalabilirsin!" buyurmuştur. Görüldüğü gibi dil, insanı hayırlara götüren önemli bir yol ve onu korumak da şeytana galip gelmenin mühim esaslarından biridir. Resûlullah, kurtuluşun hangi yolla mümkün olduğunu soran Ukbe b. Âmir'e de "Dilini (hayır getirmeyen ve aleyhinde olacak sözlerden) tut..."31 tavsiyesinde bulunmuştur.

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadîste "Bir kul, Allah'ın hoşnut olduğu kelimelerden bir kelimeyi söylediği sözün neticede ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar büyük bir etkiye sahip bulunduğunu bilemeden söyler.32 Söyler de Allah o kimseyi bu kelime sebebiyle birçok derecelere yükseltir. Bir kul da Allah'ı öfkelendirecek kelimelerden Allah'ın gazabını celbedecek bir kelimeyi, hiç ehemmiyet vermeden (umursamadan) söyler de, kendisi o kelime sebebiyle Cehennem'in içine düşer!"33 buyurmuştur. Dilin, insanın Cennet'e veya Cehennem'e girmesindeki bu etkin fonksiyonundan dolayı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Kim iki çene kemiği arasındaki dilini ve iki budu arasında bulunan organını (şerden korumayı) bana garanti ederse, ben de ona Cennet'i garanti ederim!"34 buyurmuştur.

Çok yeme ve çok uyuma gibi çok konuşma da kemale giden yolda insanın önündeki en büyük engellerden biridir. Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunun ve mutlak gerekliliğin gözetilmediği konuşmalar şüphesiz kişi hakkında sorumluluğu gerektirir. Zîrâ "Ağzından çıkan hiçbir söz yoktur ki, onun yanında hazır bulunan gözcüler (o ifadeleri) kaydetmiş olmasınlar." (Kâf sûresi, 50/18) mealindeki âyet-i kerîme, ağızdan çıkan her sözde temkinli olmayı ve Allah Teâlâ'nın hoşlanmayacağı konuşmalardan uzak durmanın gerekliliğini beyan etmektedir.

Burada zikrettiğimiz hadîslerde de görüldüğü gibi "dil", insanın dünya ve ahiretteki durumunu belirlemede önemli bir konumda bulunmaktadır. Dilin tehlikelerinden korunmak ve onunla hayırlara ulaşmak için mü'minler az ve öz konuşmaya, laubaliliklere girmemeye dikkat etmeli; eğer konuşacaksa sevap ve hayır getirecek ve Allah'ı hoşnut edecek mevzuları konuşmalı, değilse bu konuda beyan erbabına sözü bırakmalı, onların konuşmasına zemin hazırlamalı ve her zaman Resûlullah'ın yukarıdaki ikaz ve tavsiyeleriyle birlikte "Allah'a ve ahiret gününe iman eden ya hayır konuşsun ya da sussun."35 ve "Allah'ın zikri dışında kelâmı çok yapmayın. Zîrâ Allah'ın zikri dışında çok kelâm kalbe kasvet verir. Allah'a en uzak kimseler, kalbi katı olanlardır."36 sözlerini de kulağa küpe yapmalıdır. Şunu unutmamak gerekir ki, dili kötülüklere karşı dizginlemenin yegâne yolu, bu konudaki dinî emirlere uymaktır.

Beyanın gücü her zaman olduğu gibi günümüzde de önemini korumaktadır. Hattâ denilebilir ki, beyanın önemi günümüzde daha çok artmıştır. İster hayır ister şer adına pek çok mesele beyan yoluyla halledilir olmuştur. Diğer yandan kendini ifade etme ve mesaj iletme-alma ameliyesi olan iletişim "dil"den başka beden, yazı, elektronik cihazlar gibi daha pek çok yolla gerçekleşir. Onun için mesaj iletme bakımından beden dili, resim, işaret, canlı görüntü ve günümüzde kitle iletişimi sağlayan gazete, dergi, radyo, televizyon ve internet gibi araçlar da birer dil sayılır. Netice itibariyle, mesaj iletmeyi sağlayan her bir vasıta, "dil"in fonksiyonunu yerine getirmesi bakımından "dil" mesabesinde olduğu için Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) onun hakkında söylediklerinin diğer iletişim vasıtaları için de geçerli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Hattâ etkinliği ve yaygınlığı gözönüne alındığında kitle iletişim vasıtalarının, kullanıldığı maksada göre sorumluluğu daha da artmakta, hayır ve şer (sevap ve ikap) olarak -onun sahipleri ve onu işletenlere- getirisi de daha fazla olmaktadır.

*Marmara Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi
ygunes@yeniumit.com.tr


Dipnotlar
1 Gazzâlî, İhyâ, thk. Abdullah el-Hâlidî, Beyrut t.y., III, 77.
2 İmam Mâlik, Hüsnü'l-huluk, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 381; Hâkim, el-Müstedrek ala's-Sahîhayn, Kahire 1417/1997, II, 720.
3 Müslim, Müsâfirîn, 201.
4 Nureddin el-Heysemî, Mecmaü'z-zevâid, thk. Abdullah Muhammed ed-Dervîş, Beyrut 1414/1994, X, 274; Ali el-Müttekî, Kenzü'l-ummâl, Beyrut 1405/1985, II, 183, 204, 690.
5 Nureddin el-Heysemî, a.g.e., X, 145-146, 274.
6 Ahmed b. Hanbel, I, 403, VI, 68, 155.
7 Ali el-Müttekî, a.g.e, III, 666.
8 Beyhakî, el-Câmi' li-Şuabi'l-îmân, Riyad 1423/2003, X, 375.
9 Zeydan, Usûlü'd-da've, Beyrut 1430/2009, s. 78.
10 Buhârî, Edeb, 38.
11 Tirmizî, Birr, 62; Ebû Dâvûd, Edeb, 8.
12 Ebû Dâvûd, Sünnet, 14; Ahmed b. Hanbel, II, 250.
13 Tirmizî, Birr, 62; Ebû Dâvûd, Edeb, 7.
14 Tirmizî, Birr, 71; Buhârî, Edebü'l-müfred, Beyrut 1424/2003, s. 91.
15 Tirmizî, Birr, 62.
16 Buhârî, Edeb, 39.
17 Buhârî, Fezâilü's-sahâbe, 27.
18 Gazzâlî, a.g.e., III, 131.
19 İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn adlı eserinde "dilin âfetleri" dediği bu tür ahlâksızlıkları 20 maddede ele almaktadır.
20 Tirmizî, Zühd, 60.
21 Tirmizî, Zühd, 60; İbn Mâce, Fiten, 12.
22 Tirmizî, İman, 8; İbn Mâce, Fiten, 12.
23 Hâkim, a.g.e., IV, 280; Beyhakî, a.g.e., XII, 94-95.
24 Ahmed b. Hanbel, III, 198.
25 Buhârî, Şehâdât, 27, Mezâlim, 17, Hıyel, 9; Müslim, Akdıye, 4.
26 Bkz. İbn Hacer, Fethü'l-bârî, thk. Abdülkadir Şeybe el-Hamd, Riyad 1421/2001, I, 69; Aynî, Umdetü'l-kârî, Beyrut 1421/2001, I, 217, 218; Nevevî, el-Minhâc, Kahire 1347/1929, II, 10.
27 Buhârî, İman, 3, Rikak, 26; Müslim, İman, 64-66.
28 Buhârî, İman, 4; Müslim, İman, 66.
29 Nureddin el-Heysemî, a.g.e., X, 538; Ali el-Müttekî, a.g.e., III, 549, 556.
30 Tirmizî, Birr, 62; İbn Mâce, Zühd, 29.
31 Tirmizî, Zühd, 60.
32 Nur Sûresi'nde geçen "O sırada siz o iftirayı dilden dile birbirinize aktarıyor, işin aslına dair hiç bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bunu basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah'ın nazarında pek büyük bir vebaldi! (... و تحسبونه هينا وهو عند الله عظيم)" (Nur sûresi, 24/15) âyetinde de benzer bir durum ifade buyrulmaktadır. Bkz. İbn Hacer, a.g.e., XI, 318.
33 Buhârî, Rikak, 23; Tirmizî, Zühd, 12; İbn Mâce, Fiten, 12.
34 Buhârî, Rikak, 23.
35 Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, İman, 74, 75, 77.
36 Tirmizî, Zühd, 61. 
Yard. Doç. Dr. Yusuf Güneş
http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/hadisi-seriflerde-dil-ahlaki-ekim-2012

Dünya bu sinsi hastalıkla boğuşuyor!


Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ), Dünya Ruh Sağlığı Günü dolayısıyla hazırladığı araştırmada, 350 milyondan fazla kişinin depresyon ya da psikolojik sorunlarla mücadele ettiği ortaya çıktı.

Örgütün Ruh Sağlığı ve Madde Bağımlılığı Bölümü Başkanı Dr. Şekhar Saxena, kadınların depresyona erkeklerden daha meyilli olduğunu belirtti.

Kadınların depresyona girme oranının erkeklerden yüzde 50 fazla olduğunu açıklayan Saxena, kadınlardaki bu yüksek oranın doğum sonrası depresyonla ilgisi olduğuna dikkati çekti.

Saxena, ileri safhalarda kişiyi intihara kadar sürükleyen depresyon nedeniyle her yıl yaklaşık 1 milyondan fazla kişinin yaşamına son verdiğini ve bu kişilerin büyük çoğuluğunun kadın olduğunu vurguladı.

Dünyada intihar edenlerin yarısından fazlasının depresyona yakalandığını belirten Saxena, gelişmiş ülkelerde depresyona girme ihtimalinin de arttığını ifade etti.

DSÖ, içine kapanık kişilerde daha sık rastlanan depresyonun genelde bir hastalık olarak kabul edilmediğini belirterek, genç ve çocuklarda depresyon teşhisi koymanın zor olduğunu vurguladı.


8 Ekim 2012 Pazartesi

Baba da Yeni Doğan Bebeğin Sağlığına Tesir Edebiliyor



Hamilelik sırasında annenin davranışlarının ve içinde yaşadığı çevrenin, bebeğin sağlığına olan tesiri uzun süredir bilinmektedir. 

Altmış farklı mesleğin ve altmış farklı doğum probleminin ele alındığı bir çalışmada, 10.000 defektli, 4.000 defektsiz doğum incelendi. Neticede babaların bazı mesleklerinin doğum defektleri ile beraber olduğu tespit edildi. Meselâ, fotoğrafçı babaların bebeklerinde göz, bahçe mimarı babaların bebeklerinde ise sindirim sistemi problemleri daha fazlaydı. Ancak, endişelenmeye pek gerek yok; doğum defektleri sadece 700 doğumda bir görülmektedir. 

Baba mesleğiyle bebekteki defekt arasındaki irtibatın sebebinin, kullanılan bazı kimyevî maddelerin veya ilim adamlarında olduğu gibi uzun süre oturmayla yükselen sıcaklığın spermlere olumsuz tesir etmesi olabileceği düşünülmektedir. Sebep ne olursa olsun çalışmanın neticesi ortada: "Baba da doğmamış çocuğunun sağlığına tesir edebiliyor." Araştırmanın neticeleri Occupational and Environmental Medicine dergisinde yayımlandı. (Aetna InteliHealth 09.08.2012)

İki Kitabı Birlikte Okuyabilmek



En pak satıhlara nakşedilmiş mesajı oku! Harfleri birbirine eklemeyi öğren ilk önce, sonra heceleri sıralamayı, sonra da kelimeleri, cümleleri... Mürekkep lekelerini sanat eserine döndüren elin sahibinden, sana yollanan sırları çözme heyecanını duymayı... Başını kaldırıp tatlı bir tebessüm yollamayı meçhul diyarlara... Kitaplarda yazılanları okumayı öğren ve oku! Görüneni okuyup, kelimeler harmanında saklananı keşfetmeyi bil, hissederek oku!

Oku, bütün güzel kitapları ve yazıları! Okumak, bir aynadır; kendimizi ifade etme yolu ve kılavuzdur... O, yoldaştır, sırdaştır, arkadaştır duygu yüklü olduğumuz ânlarda...

O, beni sana, seni de bana ulaştıran bir tılsım, sevgililerin turnası, habercisi, vefadâr çiledaşıdır...

Yazmak da, fikirler etrafında halka halka, harflerin ve seslerin buluşmasıdır. Üç işaretin (virgül, tire, nokta) buluşma yeri el ele yürüyüş resmi ve yoldaşlığıdır. 

O, tezgâhta dokunan halı ve kilimlerin her bir düğümüne dökülen emek gibidir. Yazı da, düşüncenin usulünce, ince ince işlenmesidir. Her bir kelimeyi, gereğince kullanmaktır. 

Yazı, kalemin dilidir, yazarının yürek çarpmasıdır; kalemin kâğıt üzerinde yaptığı geziden kalma ayak izleridir. Belki de umutsuzların, bir şeyler arayanların, seslerini duyurmak isteyenlerin çığlıklarıdır. Belki, anlarımızı, hatıralarımızı koruma altına almak için bir kenara not düşüşümüzdür. 

Yazı bazen, okuyanı da, yazanı da irşad eden bir mürşittir. Yol gösteren ve insanın tefekkür dünyasını şekillendiren bir kuvvettir. Okumak, bu yüzden, temeli sağlamlaştıran bir harçtır. Okumak, başka okuyucuların kazandığı ve sizinle paylaşmak istediği değerlerdir, insanın eksikliklerini giderme gayretidir. 

Eline bir kitap almanın ve o kitabın derinliklerine dalmanın keyfini ara; harika fikirlerin zengin dünyasını keşfe çık. Büyük harfle başlayan, cümle cümle uzayan, işaretlerde mola verilen ve nefeslenilen heyecan dolu bir safaridir önündeki kitabın her bir sayfası. Bu safaride izlenen şey, hayvanat ve tabiat değildir; müellifin duygu ve düşünce dünyasıdır, hüneridir, incelikleridir. 

Okuduğun kitabı bitirdikten sonra, kâinat kitabını eline al. Harfleri çiçekler, işaretleri bitkiler ve hayvanlar, kelimeleri, cümleleri dağlar, taşlar ve denizler olan kâinat kitabını... Ağaç yapraklarına eğil iyice, yükseklerden boşluğa dökülüveren suyun sesine katmayı dene kendini, sıcaklığa teslim uyuklayan kediciğin hırıltılarında saklı virdi sezmeyi ve civcivlerin etrafında dört dönen tavuğun şefkat namelerini okuyabilmeyi dene bir bir. Oku, ama yüzünden değil, derin oku; sırlar sırrına erişmek için oku. Direksiz duran göğe kaldır başını sonra. Karşında ziyadar bir resim açılacaktır. Çok uzaklarda bulunsalar da, sana göz kırpan sevimlilikte yıldızlar, kitabın bir başka buudunda Müellif'i anlatmaya duracaktır, yeryüzünde her şey ve herkes uykudayken. Mahiyetlerinde Müellif'in birliğine deliller vardır. Hep birlikte Bir olan Zât'adır tesbihleri... Sen de o halkaya katıl ve oku!. Bu kitap insan eseri değildir, insanı da yaratan Sanatkâr'ın eseridir. Her şey sana açılacaktır, eğer okumasını bilirsen.

Bu kitapta bölüm-içre bölümler, işaretler, bahisler, timsaller ve deliller vardır. İnsan uzun bir bölüm, onun sistemleri, organları, hücreleri, hücrenin içinde vazifeli varlıklar alt başlıklardır; her biri kendi içinde bilinmedik sayıda başlıklara ayrılır. 

Bitkiler bölümü... Ağaçlar, sebzeler, otlar, deniz dibi yosunları, çiçekler... Ağaçlar alt başlığına bir bak. Yaprağını dökenler vardır hazan yelleri esmeye başladığında, 'Vakit tamam!' mesajını rüzgârdan alarak. Çınar ve selvi iki kadîm dosttur; biri yapraklarıyla vedalaşır, diğeri öylece ortak olur derdine. Neden bazı ağaçlar yapraksızdır kışın ortasında, hem de en soğuklarda? Sonra, bahar duyulmaya başladığında bir diriliş şöleni yaşanır dört bir yanda. Çınar yeniden yapraklanmaya başlar. Bakarsın, her yıl yaprağın şekli ne aynıdır ne de gayrı. Hep benzer giysiler giyer vakti gelince. 
Çevir sayfayı.

Bulut... 

Gökyüzündeki harekete dikkat kesil, okumaya dur. Buhardan çizilen en harika ve eşsiz resimlerdir onlar, en büyük Sanatkâr'ın kudretinin izharıdır. Minicik su damlacıkları, güneş ışığını yansıttıklarından pamuk gibi bembeyaz görünürken, damlacıklar biriktikçe ve yoğunlaştıkça daha koyu görünürler. Kümülüs, Nimbus, Stratus, Sirrus... Her birinin işareti farklı, misyonu farklıdır. Kimi boşluğa salınmış tüy gibi görünür, kimi kümelenir. Kimi damlamaya başlar dizi dizi, düşer hasret duyduğu toprağın bağrına. İnsanoğlu "yağmur" koyar adını. Bazen yağmur olur, bazen sis... Bazen de gölgelik olur Şam yolunda Resul-ü Ekrem'e (sallallahü aleyhi ve sellem). 

İnsanın en değerli kitabı, Kur'ân-ı Kerîm'dir. İnsan ancak onunla çözebilir kâinatın ve kendinin sırlarını. Kâinat kitabının tefsiri olan Kur'ân-ı Kerîm'i "İkra!" hitabına uyarak oku. O Yüce Kitab'da "Ahsen-i takvim" suretinde seslenilen insana, üzerine yemin edilen incire ve kutlu beldelere sal düşünce ırmağını; tefekkür burcunda dur, seyret âlemi. O sayfayı anla, bil ve kendine kat bulduğun cevherleri.

Okumayı ve yazmayı bilen ve sana öğreten Zât'a ulaşmak için eşyanın suretine yazılanı oku! Okumanın sonu yoktur, bitmez bir sevdadır okumak. Kâğıda ve kâinata yazılanı süzerek, tartarak ve ruhunun derinliklerine katmaya çalışarak oku. Okudukça Hakikat'i bulacaksın, kâinat öyle bir kitaptır ki, herkese kabiliyeti ve gayreti ölçüsünde mânâlar ilham eder. Okuma cehdini, tefekkürle süsleyen kutlular, her iki kitabı da anlayacak, kendini ve Rabb'ini bilecektir...