Popüler Yayınlar

4 Ekim 2012 Perşembe

Ağrı hissine ilginç çözüm!


Ağrı hissine ilginç çözüm!

Fransa'daki Nice-Sophia Antipolis Üniversitesi'nden bilim adamlarının fareler üzerinde yaptığı araştırma, Kara Mamba yılanının zehrinin, en az morfin kadar etkili ve morfine göre yan etkisinin çok daha az olduğunu ortaya koydu.

Araştırma cılar, Kara Mamba (Dendroaspis polylepis polylepis) yılanının zehrinde bulunan iki küçük proteinin (peptid), ağrı hissine neden olan bazı ASICs proteinlerini engelleyebildiklerini belirledi.


Yılan zehrinin birçok ağrı kesiciye nazaran çok daha az yan etkisi olduğunu vurgulayan araştırmacılar, peptidlerin farelerde zehir etkisine sebep olmadığını ancak ağrı kesici olarak etki gösterdiğini belirterek, hayvanlarda yılan zehrine bağlı herhangi bir solunum yolları sorununa da rastlanmadığını vurguladı..

28 Eylül 2012 Cuma

Çocuklarımıza karşı vazifelerimiz


Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır. Unsurların başında yuva gelir. İkinci olarak mektep, üçüncü olarak arkadaş ve dost çevresi ve dördüncü olarak da ders ve mütalâa arkadaşlığı gelir.

Siz çocuğun gezip-tozacağı ortamları iyi belirleyememiş, onun insiyaklarını bu istikamette geliştirememiş iseniz, çocuğunuzun bir gün mutlaka herhangi bir virüs kapması kaçınılmazdır. Evet, bu çocuk, ortam bozuk olduğu takdirde bir gün kat'iyen bozulacaktır. Onun için vasatı, hanenizden başlamak suretiyle, yolun her menzilinde ve hayatın her ünitesinde çocuğunuzun mükemmel yetişmesine müsait hâle getirmelisiniz; çünkü olan olduktan sonra zamanı geriye işletip durumu düzeltmemiz mümkün değildir.

Haram lokma yedirmeme

Çocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helâl ve meşru rızıkla beslenmesi de fevkalâde önemlidir. Damarlarınızdaki bir parça haram ya da şu veya bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne o çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Kem nazarlara karşı koruma

Çocuk dünyaya geldikten sonra, gıdasına, bakımına, görümüne dikkat ettiğimiz gibi, onun kem ve hain nazarlardan korunması da çok önemlidir.

Meselâ, duyguları kirli, düşünceleri kirli, tavırları kirli, sözleri kirli, mücrim ve günahkâr gözlerin ifraz ettiği şerarelerle, o çocuğun ince bir kısım duygularının dumura uğrayabileceği mutlaka hesaba katılmalıdır.

Aile ortamını düzenleme

Çocuk daha iki-üç yaşındayken ağzından çıkan ilk sözün tabii olanı 'anne-baba', iradisi de 'Allah' olmalıdır. Çünkü Allah Evvel'dir, Allah Ezelî'dir, Allah Ebedî'dir. Sonra bu esaslı atkı üzerine diğer şeyler bina edilecek, yaşına ve idrak ufkuna göre vatan, toprak, bayrak, hürriyet, istiklâl vb. terimler de bunun etrafında örgülenecektir.

Şayet, çocuk ilköğretimde okuyorsa ona göre malumat verilecek. Lisede okuyor, felsefe ve sosyal bilimler, içtimai bilimlerle iştigal ediyorsa, o seviyenin malzeme ve materyaliyle takviye edilecektir. Bir evde, Allah denilip rükûa ve secdeye gidiliyor, Allah denildiğinde ayakların bağı çözülüyorsa çocuğun ilk kelimesinin 'Allah' olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.

Muhabbetin dozunu ayarlama

Cenâb-ı Hak, bir çocuk ihsan edince, bütün kalbimizle ve sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek -hâşâ ve kellâ- Allah'ı sevme ölçüsünde bir alâka ifratına da girmemeliyiz.

Allah nazarında bu, bir nevi şirk sayılabilir. Evet, doğrudan doğruya evlât sevgisine dalıp Allah'ı unutmanın büyük bir yanlış olduğu şüphesizdir. Ayrıca, bir yönüyle çocuğa karşı sizi böyle hesapsız hareketlere sevk edecek derecede bir sevgi de zararlıdır. İşte Allah nezdinde yasaklanan sevgi de bu olsa gerek. Allah'a karşı göstereceğiniz muhabbeti, herhangi bir fâniye tevcih ettiğinizde o sevgi bazen gayretullaha dokunabilir.

Evet, şu hususlardan ötürü sevgide i'tidal çok önemlidir:

Gönüllerin sultanı Allah (cc)'tır. Gönülde O'nun muhabbetinin yerini hiçbir muhabbet almamalıdır.

Kat'iyen bilmeliyiz ki bu yavru, Allah'ın bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi ve alâka, o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avans ve bir teşvik primidir. Evet, sizin o yavruya karşı sevginiz, sadece Rahman ve Rahîm olan Allah'ın bir hediyesidir ve Allah'ın size tevdi ettiği o emanete kusursuz bakmanız için verilmiştir.

Güzel örnek olma

Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır. Evet, onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalâde dikkat etmek zorundayız. Meselâ, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde kemâl-i ihtimam ile eda etmeli, Allah'a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak olmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylenmemeli ve onların hafıza lûgatlarına uygunsuz kelimeler kat'iyen yazılmamalıdır.

Kur'ân-ı Kerim okumalarını, Kur'ân'ın hakikatlerine aşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur'ân müzakere etmeli, Kur'ân'ın o muallâ mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim.

Çocuklara kadirşinaslık hissi ve Allah sevgisi kazandırma

Bilindiği üzere çocuk, belli bir seviyeye kadar ibadet ü taatle mükellef değildir. Binaenaleyh o, bu dönemde namazında, orucunda ve sair dinî vecibelerinde yaptığı kusurlardan ötürü tedip edilmez; edilmemeli ve hele asla itap görmemelidir.

Ancak, şu da bilinmelidir ki, henüz mükellef olmadığı bu devrede, ona anlattığımız şeylerin hiçbirisi, ömür boyu onun hatırından, kafasından, kalbinden çıkmayacaktır. Onlara karşı kadirşinaslığımız da bu ölçüde pekiştirilmesi gereken bir husustur. Evet, çocuklarımızın kadirşinas olmalarına dikkat etmemiz çok önemlidir. Onlar, kendilerine gelen ihsanları bilmeli, nimet karşısında Allah'a da, insanlara da mutlaka teşekkür etmelidirler. Kadirşinaslık hissi, sonraları daha da derinleşerek Allah'ın (cc) nimetleri karşısında O'nu, hep hamd ü sena eden biri ve insanlardan gördüğü iyilikler karşısında da müteşekkir biri hâline getirecektir.

1 - Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için ortamın da mükemmel olması şarttır. Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır.

2 - Bir evde, Allah denilip rükûa ve secdeye gidiliyorsa, çocuğun ilk kelimesinin 'Allah' olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.


[KÜRSÜ]

23 Eylül 2012 Pazar

Efendimiz'e hakarete öyle bir cevap verdi ki...


Peygamberimiz'e hakaret krizini Abdülhamid nasıl çözerdi?

Peygamber Efendimiz'e (sas) hakaret eden filmin fragmanının YouTube'dan yayınlanmasının ardından başlayan protesto gösterileri İslam dünyasını olduğu kadar -aynı derecede olmamakla birlikte- Türkiye'deki Müslümanları da sarmış durumda.

Daha önce de Danimarka'da bir karikatür krizi yaşandığını hatırlıyoruz. Demek ki, Batı zihniyetinin İslam'la ve değerleriyle mücadelesi devam ediyor. Mesela 'Niçin onca Müslüman'ın yaşadığı Çin'de İslam'a hakaret etmek için gayretkeşlik gösterenler çıkmıyor?' sorusu yeterince anlamlıdır.

Ancak tepkilerimizi illa birilerini öldürerek mi göstermek zorundayız? Bir milyarı aşkın nüfusa malik olan İslam dünyasının dünya siyasetinde, hele ABD yönetimi üzerinde uygulayacağı baskı bu zavallılıklardan mı ibarettir? Kaldırmakla pek bir iftihar ettiğimiz Halife olsaydı böyle mi olurdu?

İslam dünyasının modern zamanlarda gördüğü "tek Halife" olan Abdülhamid-i Sani hazretlerinin Avrupa'daki densizlere derslerini nasıl verdiğini hatırlamanın tam sırasıdır. Fazla tantana etmeden, diplomatik ve siyasî kanalları sonuna kadar zorlayarak iş gören Abdülhamid bakın kendi zamanında çıkan hakaret krizlerini nasıl sessiz sedasız halletmiş.

Yıl: 1890. Fransız oyun yazarı Henri de Bornier, "Muhammed" (1888) adlı bir dram kaleme almış olup sahneye aktarılmak üzeredir. Üstelik sahnede bir aktör Hz. Peygamber'i oynayacaktır! Bu ne cür'ettir!Oyunun Efendimiz'in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid'i "Halife-i Müslimîn" sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa'da sahnelenmesini engelleyecektir.

Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot'ya Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Bu kadarı yetmiştir oyunun yasaklanması için. Bakanlar Kurulu'nun özel kararıyla yasaklanmasından sonra Carnot'ya şahsen teşekkür eden Abdülhamid, "Müslüman tebanızın hislerini yaralamaktan başka bir işe yaramayacak bir oyunla ilgili aldıkları "akıllıca karar"ı kutlamış, hatta Cumhurbaşkanı'nı bir adet İmtiyaz Nişanı'yla ödüllendirmişti. (R.J.Goldstein, The Frightful Stage, Berghahn Books, 2011, s. 107-108.)

Zira "Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam hazretlerinin nâm-ı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair" başlığıyla gönderdiği mektupta Fransa'nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbella aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu vermişti.

Ancak yazar, pespaye videonun yönetmeninden daha inatçı çıkmıştı; işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Bu defa eserini Abdülhamid'in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği İngiltere'de oynatmak için girişimde bulunur. Bir tür devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu'nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen,Abdülhamid bu defa bizzat İngiltere'nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury'yi devreye sokarak piyesin yalnız o tiyatroda değil, "bütün İngiltere'de" yasaklanmasını sağlamıştır (Ziyad Ebuzziya, Türk Edebiyatı, Nisan 1986).

3 yıl geçmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine, İslamiyet'e daha mesafeli duran Roserbery oturmuştur. Bu değişiklikten cesaret bulan de Bornier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacak, velhasıl Abdülhamid'in mahir diplomasisi, bu mel'anetin icrasına müsaade etmeyecektir.

Nitekim 1900 yılında Paris'te oynanmak istenen "Muhammed'in Cenneti" adlı bir piyesin ancak ismi ve muhtevası tamamen değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de diplomatik girişimlerinin eseridir. Bir başka belgeden, 1894'te Amsterdam'da Mozart'ın "Saraydan Kız Kaçırma" operasının sahnelenmesine de engel olduğunu öğreniyoruz.

Roma'da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed hakkındaki hakaret içeren bir piyes de Abdülhamid'in girişimleriyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, Sultan'ın kendi gücünün yetmediği durumda dostu Alman İmparatoru II. Wilhelm'i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesinde şu satırlar yer almaktaydı:

"Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi'ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı.İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü."

Hatta 1893 yılında ABD'de sahneye konulan ve İslam Peygamberi'nin hayatını olduğundan farklı yansıtan "Muhammed" adlı tiyatro oyununu, Elçi Alexander W. Terrell ile yaptığı özel görüşmeden sonra hem de federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına rağmen, bizzat ABD Başkanı Cleveland'ın girişimleriyle sahneden kaldırtmayı başarmıştır.

Abdülhamid Han'ın sevgili Peygamberine, İslamiyet'e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı,güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar artık İslamiyet'le ilgili eserleri repertuarlarına alırken daha bir titizlikle seçer olmuşlardır.

Sonuçta gerek Fransa'da, gerekse İngiltere ve İtalya'da, hatta o sırada İngiliz işgali altında bulunan Hindistan'da Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaretâmiz ifadeler içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda makul bir gelenek oluşmuştur. Nitekim devrin Avrupalı bürokratlarının Osmanlı'nın bu hassasiyetini dikkate almak zorunda kaldıklarını ve basını zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid'in halifelikten gelen iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa'da da sanılandan daha etkili olduğunu gösteriyor. Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm'i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır.

Maalesef II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra ne halifelik silahını ateşlemeden kullanacak "beyaz diplomasi" ortada kalmıştır, ne de Osmanlılık ve halifelikten gelen uluslararası itibar ve nüfuzumuz. Bugün protestolarımızın hal-i pür-melaline bakınca Sultan'ın "Beyaz Diplomasi" tekniğini üniversitelerimizde bir ders olarak okutmak gerektiği ortaya çıkıyor. "Hamidoloji" başlıyor, üniversitelerimiz hazır mı? 

Mustafa Armağan - Zaman

15 Eylül 2012 Cumartesi

'Beyin ölümünü engellemek için bunu öğrenenin!


Akut miyokard infarktüsüne bağlı ölümlerin çoğunlukla ilk 8 saat içinde olduğunubelirten Kardiyoloji Uzmanı Dr. Güven Caner, ölümlerin daha çok ventriküler fibrilasyon, yani ritm bozukluğu sonucu olduğunu söyledi.

Ventriküler fibrilasyonu, “Kalbin gelişigüzel elektrik deşarjları ile gelişigüzel etkin olmayan kasılmaları” olarak tanımlayan Dr. Caner,”Neden de büyük sıklıkla kalbi besleyen koroner damarlardan birinin ya da bir kaçının tıkanması sonucu kalp kasının hasar görmesidir" dedi ve şöyle devam etti:

"Etkin olmayan bu gelişigüzel kasılmalar nedeniyle kalp vücuda, özellikle kansızlığa karşı diğer organlardan çok daha duyarlı olan beyne yeterli kan gönderemeyeceği için öncelikle beyin fonksiyonları bozulur, şuur kaybı oluşur. Beynin kansızlığa tahammülü en fazla 5 dakikadır. 5 dakika içinde beyne ihtiyacı olan kanın gitmesi temin edilemezse beyinde geri dönüşü olmayan hasar oluşur. Başka bir deyişle beyin ölümü gerçekleşir. Bu durumda kalp tekrar normale döndürülse bile hasta bitkisel hayata girer” dedi.

'BEYİN ÖLÜMÜNÜN GERÇEKLEŞMEMESİ İÇİN KALP MASAJI ŞART'

Beyin ölümünün gerçekleşmemesi için hastaya hemen kalp masajı yapılması gerektiğini vurgulayan Caner, defibrilasyon işlemine dikkat çekti: 

“Herkesin etkin kalp masajı yapmayı öğrenmesi bazen hayat kurtarıcı olabilir. Burada asıl sorun venriküler fibrilasyonun normal ritme döndürülmesidir ki bunun da tek yolu hastayı defibrile etmektir. Yani halk arasındaki bilinen adıyla elektrik şokuyla kalbin ritmini düzeltmektir. Bunun içinde mutlak gerekli olan defibrilatör denen elektroşok aletidir. Bu alet hastanelerde, polikliniklerde ambulanslarda kullanıma hazır vaziyette bulunmaktadır. Ancak bunların insanların toplu halde bulunduğu her yerde bulundurulması şarttır. Hele de spor yapılan veya yaşlı kişilerin fazla olduğu yerlerde mutlak bulundurulmalı ve mümkün olduğunca herkes bu aleti kullanma konusunda eğitilmelidir. Çünkü beyni ve dolayısıyla hastayı kurtarabilmemiz için sadece 4-5 dakika gibi bir zamanımız vardır. Bu süre içinde her zaman sağlık elemanı bulunması mümkün olmayabilir.”

Ntvmsnbc


7 Eylül 2012 Cuma

Çocuğunuz okumayı geç öğreniyorsa 'dahi' olabilir!


"Çocuğum E ve 3'ü niye birbirine karıştırıyor? Ayları ve günleri niye sırasına göre sayamıyor? Niye sağını, solunu öğrenemiyor?" diyen aileler, üzülmeyin! Bunlar her zaman zekâ geriliği belirtisi değil. Kimi zaman, normal hatta daha üstün bir zekâya sahip 'dislektik' çocuklarda da bu belirtiler görülebiliyor...
Okuma bozukluğuna sebep olan ve dahi hastalığı olarak da anılan 'disleksi', özellikle ilkokul çağlarında kendini gösteriyor. Bu çocuklar akranlarına göre okumayı daha geç öğreniyor, yazarken harf atlıyor, bazı rakam ve harfleri birbirine karıştırıyor. Arkadaşları arasında başarısız olan çocuklar okula gitmek istemezken aileler çocuklarına tembel ya da aptal gözüyle bakabiliyor. Oysa dislektikler, en az normal zekâ düzeyine sahip. Hatta aralarında Albert Einstein gibi dahiler de var. Disleksi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, Çocuk ve ergen psikiyatristi Dr. Figen Şen Kösem, bu çocukların fark edilerek rapor alınmasının, okul hayatını kolaylaştırdığını ve hak ettikleri başarıya ulaştırdığını belirtiyor.
Emirhan, birinci sınıfın sonuna geldiği halde bir türlü yaşıtları gibi okumayı sökemiyordu. Ona göre harfler, rakamlar birbirine benziyordu. Babası her defasında 'E'ye '3' dediği için onu azarlıyordu. İkinci sınıfa geçtiğinde ise hâlâ harfleri atlayarak okuyordu ve artık okula gitmek istemiyordu. Ailesi, hayal gücü gayet kuvvetli olan çocuklarının okulda bir türlü ilerleyememesine anlam veremiyordu. Uzmanlara başvurduklarında ise tahmin etmedikleri bir hastalıkla karşılaştılar. Oğulları disleksiydi, yani normal zekânın üstünde bir zekâya sahipti. Ona süre verdiklerinde ise birçok yaşıtından daha başarılı işlere imza atabilecekti.
Okulların açılmasına az bir zaman kaldı. İlk kez okul hayatına adım atan minikleri zorlu bir maraton bekliyor. Yeni sosyal ortamına alışan ve öğrenme yetisi kazanan çocukların hem mevcut yaşamını hem de geleceğini etkileyecek bir hastalık var: Disleksi. Çocuklarda okuma bozukluğuna sebep olan ve dâhi hastalığı olarak da anılan disleksi özellikle ilkokul çağlarında kendini gösteriyor. Bu çocuklar akranlarına göre okumayı daha geç öğreniyor, yazarken harf atlıyor, bazı rakamları ve harfleri birbirine karıştırıyor. Bu durumun etkisiyle arkadaşları arasında başarısız olan çocuklar okula gitmek istemiyor. Durumdan habersiz aileler ise çocuklarına tembel ya da aptal gözüyle bakabiliyor. Oysa disleksililer, en az normal zeka düzeyine sahip. Hatta aralarında dâhiler de var.
Albert Einstein, Leonardo da Vinci, Mozart gibi başarılı ve tanınmış isimler dislektikler arasında. Ünlü yazar R. Davis kitaplarında "Disleksi bir hediyedir" ifadesini kullanıyor. Yazmakta ya da okumakta zorlanan disleksililerin hayal güçleri çok geniş ve olaylara bambaşka açılardan bakabiliyor. Disleksi çocukların fark edilerek rapor alınması okul hayatını kolaylaştırıyor ve zaman içinde hak ettikleri başarıya ulaşmasını sağlıyor.
Disleksi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Dr. Figen Şen Kösem, "Milli Eğitim Bakanlığı disleksili çocukların eğitimi için her şeyi hazırlamış. Problem bazen bu çocukların durumunun fark edilmemesi bazen de ailelerin disleksi raporuna sıcak bakmamaları oluyor. Aileler bu raporun gelecekte olumsuz bir etiket gibi çocuklarının karşısına çıkacağını düşünüyor." ifadelerini kullanıyor. Alınan raporun çocukların eğitim hayatına avantaj oluşturacağını belirten Kösem, sınavda kendisine ek süre tanınan bir öğrencinin şimdi tıp fakültesinde okuduğunu söylüyor. Kösem, her başarısız öğrencinin disleksi olmadığının da altını çiziyor.
Çocuklarında disleksi olduğunu düşünen ailelerin devlet hastanelerine başvurarak öğrenme güçlüğüne dair tanı raporu alması gerekiyor. Alınan rapor ile bağlı bulundukları ilçe milli eğitim müdürlüğünün rehberlik araştırma merkezine başvuruluyor. Bu merkezlerde yapılan değerlendirme ile kurum kaynaştırma eğitimi kararı çıkarıyor. Sonrasında bu karar okula bildiriliyor. Okul da çocuk için kaynaştırma eğitimi uyguluyor. Çocuk kaynaştırma eğitiminde akranları ile oturup kendi seviye ve ihtiyaçlarına göre eğitim alıyor. Gerekirse özel destek eğitimiyle eksiklerini kapatabiliyor. En önemlisi de SBS, LYS gibi sınavlarda ek süre ve okutman hakkına sahip olabiliyorlar.
Dislektik belirtiler
Güçlü yönler
Hayal güçleri oldukça geniş
İleri görüşlü bireyler
Pek çok kişinin aksine büyük resmi görebilirler
En az normal düzeyde bir zekâya sahipler
Olaylara farklı bakış açısı ile bakarlar
Yüksek empati güçleri var
Zayıf yönler
Sınav korkusu ve okula gitmede isteksizlik...

31 Ağustos 2012 Cuma

İNSAN-HUMAN: Bir yastıkta 40 yıl mutlu yaşamanın sırrı

İNSAN-HUMAN: Bir yastıkta 40 yıl mutlu yaşamanın sırrı: Eşinizi seviyorsunuz ama küçük bir sözle başlayan büyük tartışmalar mı yaşıyorsunuz? Büyük hayallerle başladığınız evliliğinizin sonuna...

Bir yastıkta 40 yıl mutlu yaşamanın sırrı


Eşinizi seviyorsunuz ama küçük bir sözle başlayan büyük tartışmalar mı yaşıyorsunuz? Büyük hayallerle başladığınız evliliğinizin sonuna geldiğinizi mi düşünüyorsunuz? Eşinizle en az 40 yıl daha birlikte olmanız için hâlâ şansınız var... Uzun ve mutlu bir evlilik için eşinize merhamet gösterin, sevginizi hissettirin, üslubunuzu koruyun ve onu dinleyin... Bir de 'ben' değil 'biz' deyin...
Evlilikte uzun yıllar mutlu yaşamış çiftler üzerinde yapılan bir araştırmada, mutluluğun kaynağının merhamet ve karşılıklı sevgi-saygı olduğu ortaya çıktı. Araştırmaya göre çiftler arasında özellikle üslup bozukluğu evlilik ömrünü kısaltırken, eşlerin birbirine karşı merhamet ve sevgisi mutlu evliliğin temel taşları arasında yer alıyor.
Tartışmalarda ise kadınların öz konuşamaması ve eşine sık sık telefon ederek, 'Neredesin?', 'Ne yapıyorsun?', 'Yanında kim var?' gibi sorgulayıcı tavırları etkili rol alıyor. Erkeklerin eşiyle sohbet etmemesi, 'çay koy', 'çocuğu sustur' gibi emir içeren kelimeleriyle hizmet talep etmesi de kavgalara davetiye çıkarıyor. Sağlıklı ailelerin temelinde ise paylaşılmış dinî ve ahlâkî değerlerin yanında birbirini kabullenme, iletişim, dinleme ve espritüel dil yatıyor.
Araştırmasını "Bir Yastıkta En Az Kırk Yıl" adlı kitapta toplayan aile danışmanı Rıdvan Oluç, en az 40 yıl evli kalmış 16 çiftle uzun röportajlarının sonucunda eşler arası geçimsizliklerin temelinde insanî zaaflar olduğunu söylüyor. Kadın ve erkeğin psikolojisi, kişilik yapısı ve ruhî ihtiyaçları arasında belirgin farklar olduğuna dikkat çeken Oluç, "Erkekler genellikle 'rapor verme', kadınlar ise 'dostluk kurma' şeklinde bir konuşma tercih ediyor. Her iki konuşma şeklinde amaçlar farklıdır. Kadınlar ilişki kurmak ve geliştirmek istemekteyken erkekler genellikle olayları ortaya çıkarmak ve problem çözmeye odaklanmaktadır. Bu yüzden kadınların konuşması daha uzun olur, çünkü amacı dostluk kurmaktır ve dostluklar çabuk kurulmaz. Kadınlar konuşma sürecinde çözüm değil, yalnızca dinlenme ve empati bekler." diyor.
Bir erkeğin evliliğine yapacağı en iyi yatırımlardan birinin, eşini dinleme konusunda ustalaşması olduğunu vurgulayan Oluç, "Erkekler, eleştiri ya da eleştiri gibi algıladıkları sözlere aşırı hassastır. Kadın, erkek istemeden öneride bulunursa bu, güçsüzlük ve beceriksizlik duygusu uyandırır. Bir erkekte ne yapacağını bilmediği duygusunu uyandıran kadın, onu anlamıyor demektir. Bir kadın, eşine kendisini iyi ve yeterli hissettirirse, 'kontrol bende' duygusunu yaşatırsa mutlu ve huzurlu yuvalar kurmuş olmanın en önemli tuğlasını koymuş olur." ifadelerini kullanıyor. Evlilikte eşlerin isteklerini elde etmek veya haklı çıkmak için sarf edeceği enerjiyi kendini geliştirmeye harcaması gerektiğini vurgulayan Oluç, şu tavsiyelerde bulunuyor: "Enerjinizi eşinizin gelişimine destek olmak için kullanmayı seçmek, mutlu bir ilişkinin temelidir. Haklı olmak yerine mutlu olmayı tercih edin. Eşlerin karşılıklı tavırlarını onaylamaları, desteklemeleri, saygı ve güven duymaları gerekiyor."
Kadınların hataları
Eşine sık sık telefon ederek, "Neredesin?", "Ne yapıyorsun?", "Beni seviyor musun?" sorgulaması yapmak. Tartışma sonunda aile büyüklerine telefon edip ağlayarak şikâyet etmek. Yatak odasını cezalandırma aracı olarak görmek. "Şununla görüş, bununla görüşme" gibi sosyal çevreye müdahale. "Al şu çocukları, bütün gün beni yedi bitirdi." diyerek eşin kapıdan girer girmez çocuklarla ilgilenmesini istemek. Tartışmalarda erkeğin ailesini kötülemek, sürekli geçmişi gündem yapmak.
Erkeklerin hataları
Eşi konuşurken başka tarafa (televizyon vb.) bakmak. "Çay koy", "Çocuğu sustur" gibi emir içeren kelimelerle hizmet talep etmek. Motive edici cümleler kurmamak, toplum içinde eşi hakkında, "o bilmez" gibi küçümseyici konuşmak. Eşinin maaş kartını elinden almak. Evle ilgili ihtiyaçları müsriflik olarak değerlendirmek. Ev işlerinde yardım etmemek. Aşırı kıskançlık.
Mutluluk için ipuçları...