Popüler Yayınlar

17 Mart 2014 Pazartesi

Gıda Güvenliğinde Kıl Problemi

Günümüzde gıda maddelerindeki domuz ve at eti; jelâtin, karmin, kıldan elde edilen sistein ve hayvanî peynir mayası tartışılırken, domuz kılının yiyeceklerle yaygın şekilde teması gözden kaçmaktadır. Bu konuda ilmî çalışmalar ve veriler yetersiz gözükmektedir. 

Boyacılık ve kozmetikte kullanılan fırçalar sentetik veya tabiîdir (domuz, keçi, at ve porsuk kılı). Domuz kılı, yağlı boya ve tıraş fırçası; keçi kılı, saç fırçası; porsuk kılı, sakal fırçası; at kılı da, badana fırçası yapımında kullanılmaktadır. Fırça üreticileriyle yapılan mülâkatlar da bunu teyid etmektedir.

Kılların dış tabakası kütiküla adı verilen kiremit şeklinde dizilmiş keratin tabakasından oluşur. Kıl bir ağaç gibi düşünülürse, bu tabaka ağacın kabuğuna benzetilebilir. Ağacın kabuğuna bakarak türü anlaşılabileceği gibi, kılın kütiküla tabakasına bakılarak hangi hayvan türüne ait olduğu belirlenebilir. 

Yapılan bir çalışmada; domuz kılı uçlarının 4–20 civarında dala ayrıldığı ve bu özelliğin fırça yapımında kullanılan diğer hayvan kıllarının hiçbirisinde bulunmadığı bildirilmiştir (Resim–1). Bundan dolayı domuz kılı suyu ve boyayı çok iyi emerek tutmakta, yağlı boya ve sakal fırçası yapımında tercih edilmektedir. 

Domuz kıllı tıraş fırçaları suyla temas edince, kıllar öbekleşmekte ve açan bir çiçeği andırmaktadır (Resim–2). Fırçaların domuz kılından yapılıp yapılmadığı buna bakılarak kolayca anlaşılabilir. 

Bir çalışmada domuz, at, keçi ve koyun türlerine ait kıl örnekleri yağlı boya, sakal ve saç fırçalarına ait kıl örnekleri mikroskopta mukayese edilmiş (Resim–3). Yağlı boya fırça kılı ile domuz kılı kütiküla tabakalarının, saç fırçası kılı ile keçi kılı kütiküla tabakalarının birbirlerinin aynısı olduğu tespit edilmiştir. 

Domuz kılının yiyeceklerle teması
Domuz kılından yapılmış fırçalar, yiyeceklerin cilalanmasında da yoğun şekilde kullanılmaktadır. Mutfak, fırın, pastane ve lokantalarda, pide ve kebap salonlarında ekmek, pide, börek, poğaça, simit gibi yiyeceklerin üstüne söz konusu fırçalarla yumurta, yağ, yoğurt gibi malzemeler sürülmekte, bu sırada fırça kıllarının uçları koparak yiyeceğe yapışabilmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu'nca yayımlanan raporlar da domuz kılının ülkemizde yoğun olarak kullanıldığını doğrulamaktadır (Çizelge–1).



Domuz eti, Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara 173, Maide 3, En'am 145 ve Nahl 115. âyetlerle yasaklanmıştır. Domuz kılı fırçaların yiyeceklerle teması ve tıraşta kullanılması konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nca aşağıdaki hüküm verilmiştir:

"Kur'ân-ı Kerîm'de sadece domuzun etinin haramlığından söz edilse de, İslâm bilginleri, En'am Sûresi'nin 145. âyetinde domuz için kullanılan "rics" ifadesi ile, A'raf Sûresi'nin 157. âyetindeki mealen "…Allah onlara pis ve murdar olan şeyleri haram kılar." ifadelerini birlikte değerlendirmişler ve domuzun her şeyinin haram olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre, domuzun bütün parçaları "meyte" (ölü hayvan) hükmünde olup dinen necis (pis) sayılmıştır. Domuzdan elde edilen her türlü ürünün yenilmesi, içilmesi ve kullanılması dinimizde yasaklanmıştır. Bu itibarla, "Domuz kılından yapılmış fırçaların, yiyeceklerin cilalanmasında ve fırçalanmasında kullanılması, tıraş olurken yüze sürülen tıraş kreminin köpürtülmesinde domuz kılından yapılmış fırçaların kullanılması dinî açıdan caiz değildir." Domuz kılından yapılmış fırçaların yiyeceklerle teması mevzuat açısından da uygun değildir.

Netice olarak; domuz kılından yapılmış fırçaların yiyeceklerin fırçalanmasında ve cilalanmasında kullanılması mevzuat ve din açısından uygun değildir. Üreticiler, tüketiciler ve denetçiler konu hakkında yeterli bilgi ve duyarlılığa sahip değildir. Kamuoyu bu konuda çok yönlü bilgilendirilmelidir. Yiyeceklerin hazırlanmasında gıdaya temas etmesine müsaade edilen fırçalar kullanılmalıdır. Kozmetik alanında işveren ve çalışanlar konu hakkında bilgilendirilmeli, müşteri tercihine göre alternatif fırça bulundurulması hususunda meslek odaları gerekli tedbirleri almalıdır.

Meselenin mânevî yönünü de dikkate almak gerekir: 'İnsan yediği şeydir.' prensibince, tüketilen yiyecek ve içecekler insanın ruh durumuna ve psikolojisine tesir eder. Bu açıdan, bilhassa tüketicinin, üretim süreçlerine şahit olmadığı gıda sektöründe, kontrollerin titizlikle ve sürdürülebilir şekilde yapılması hayatî önem arz etmektedir. Bu yüzden, yiyecek ve içeceklerin bileşimine giren maddelerin helâl, haram ve şüpheli olma durumlarının sorgulanmasına en az Batı ülkelerindeki kadar saygı duyulmalı ve bu hassasiyet gıda güvenlik ve kalitesinin ayrılmaz bir parçası olarak hak ettiği değeri görmelidir. 

egulluce@sizinti.com.tr 

16 Mart 2014 Pazar

Eşlerin kullandığı kötü sözler geçmeyen tahribe neden olabilir

Kadın ve erkek ilişkileri yüzünden yaşanan birçok acı var. Bu acıların temeline baktığınızda bir yanda sevgi ve mutluluk arayışı, diğer yanda değer vermeme, istismar ve gücün kötüye kullanımı yatıyor.

Problem olarak kısaca eşlerin birbirini tamamlayamamasını görüyoruz. Eş olamamanın temelinde yatan çarpıklıklar ise genellikle her iki tarafla ilişkili ve her iki tarafın kendi anne-baba ilişkilerine varacak kadar derinlerde, kuşaklar ötesinde, fakat bir o kadar da bugünkü ilişkiler için değiştirilebilir, düzeltilebilir şekildedir. Bu ise eşlerin önce kendilerini tanıması ile mümkün olur. Kadın ve erkek birbirinin tamamlayıcısıdır. Zaten bu sebeple ‘eş’ denmiştir. Eşler birbirini ne kadar farklı ve benzer yönleriyle sever, değer verir ve güzel duygularını ifade ederlerse hem birbirini geliştiriyor, hem de mutlu oluyorlar. Zira güzel duygular birbirini harekete geçirir. Güzel sözün sihirli bir gücü vardır. Bıraktığı etki o kadar güçlüdür ki kökleri yerde ta derinlerde, dalları ise gür bir şekilde göklere uzanan bereketli bir ağaç gibidir. Güzel davranışlar da sözlerin etkisini güçlendirir. Güzel söz söyleme kabiliyeti kuşaklar ötesinden geldiği gibi gösterilen her çaba, saçılan tohumlar misali gelecek nesillerde de etkisini gösterir. Güzel söz ancak güzel duygu ve düşünce ve davranışlarla etkili olur...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_eslerin-kullandigi-kotu-sozler-gecmeyen-tahribe-neden-olabilir_2204257.html

14 Mart 2014 Cuma

Hizmet's approach to politics and politicians


The Hizmet community is aware of the social and political aspects of the principle of “encouraging good and forbidding evil” (emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil munker) as being some of the most important requirements and promises carried out by Muslims.

As a civil society organization, it will never shirk from calling on everyone (including politicians) to behave within the parameters mentioned above and making criticisms when they do not -- within the framework of rights and democracy and without abandoning the principles that the movement is based on.

If one examines the legacies of figures like Imam-i Azam Ebu Hanife or Mevlana, one notes that they never hesitated to criticize political leaders, and instead encouraged and called on these leaders to act with justice, honesty, tolerance and the law. Many intellectuals and thinkers -- such as Imam-i Azam -- placed as much importance in their independence as they did their honor, in order to make sure these values could be maintained. It was for this reason that they rejected salaried state positions -- even at the cost of being tortured in prison.

If the greatest losses faced by the world of Islam are wisdom and reason, the second greatest loss is the fact that leaders and states -- and the communities that have followed them without objection -- have weakened the functioning of the structure Islam over hundreds of years.

Fethullah Hoca and his students -- as well as the intellectuals, academics, journalists and writers who come forward in this climate of reason -- are essentially keeping alive the same tradition of maintaining a critical distance from powerful leaders that previous figures like Imam-i Azam, Mevlana and Bediüzzaman once did. In this, they are espousing the concept of “emr-i bil ma'ruf, nehy-i anil munker” (as mentioned above, encouraging good and forbidding evil.)

This is also the approach that has been taken for decades by media organs close to the Hizmet movement. Over the years, these media organs have of course focused on more than just popular culture or sports news; and yet, the attention they are paying now to politics and criticism in this arena seems to present a problem. The same principles that have shaped the criticism these media organs have issued to various politicians and leaders over the years are in play today. Fethullah Gülen noted in 1994 that “we can no longer turn back from the direction democracy is taking us”; in 2010, he said, “let even those lying in graveyards rise and cast a vote in the referendum.” Today, he is making the same sort of criticism, in his own way, as he did in the past against those who supported coups and other anti-democratic practices. For the Hizmet movement is today directing strong criticism at a government that -- despite high-pitched objections from the EU, civil society organizations and intellectuals -- seems bent on eliminating both democracy and the Constitution (and in the process dragging the country into a “one man” regime), which is the duty of citizens who are reasonable, honorable and good believers...
http://hizmetmovement.blogspot.com/2014/03/hizmet-approach-politics-politicians.html#more

4 Mart 2014 Salı

Is the Hizmet movement statist or populist?



Two main theories have been made to analyze Turkish politics since the '60s. The first one is the theory of class conflict employed mostly by the leftist or socialist intellectuals and the second one is the center-periphery thesis argued largely by the liberal circles.

While the former is deficient since it reduces the analysis to economic differences, the latter is lacking because it simplifies the state and society relations as religious divisions.

Thus, an alternative multidimensional analysis is needed of course, whilst not ignoring these two analyses. Instead of dividing the Turkish people into capital owners and labor force or into laicists and religionists, an alternative division can be made -- that of statists and populists. In this analysis, statists are those who think that the wielding of state power is necessary to survive and populists are those who think that limiting state power is required to survive.

Since the Kemalist establishment, after taking control of the state power, negated religion as reactionism and defined non-Turkishness as inferior, they founded their own statism with the confines of secularism, capitalism, Kemalism and Turkism. After completely taking control of the state power, the Justice and Development Party (AK Party), who were once populists, founded their own "center" and new statism with the new confines of Islamism, Tayyibism and again capitalism, but now with new capital owners. However, the people who voted and will probably vote again for the AK Party supported Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan and his (now his own) party not for a new statism but for populism.

After 2010 with the abolition of military tutelage and gaining considerable media power, the AK Party, under the leadership of Erdoğan, turned into a statist party probably because of political corruption caused by the length of time they have been in power. However, for most of the people voting for Erdoğan, he is still a "man of the people" not a "man of the state," although he is assuredly a "man of capital," according to the recent tapes.

The Hizmet movement is a populist movement as almost all of its volunteers are from the "lower classes." Thus, they supported the AK Party from the beginning because the AK Party promised to abolish the old statism, but they started to criticize the party in the last three years since the AK Party established their new "center" with the new statism away from the periphery. Although Erdoğan and his proponents in the media called this change the New Turkey as opposed to the Old Turkey, the Hizmet movement viewed this change as a new centralization and thus a new statism and tutelage with new political and capitalist actors. Due to this change in attitude, the Hizmet movement broke faith with Erdoğan and the AK Party.

As the new statist AK Party and the new "national chief" Erdoğan did not want any populist partners in their new center, they started to see Hizmet as the only threat which would prevent them from founding the New Turkey characterized by political Islam under the support of the new bourgeoisie, including some party leaders themselves. Instead of going into business to make a fortune, as Turkish Confederation of Businessmen and Industrialists (TUSKON) Chairman Rıza Nur Meral has suggested, they tried to make their fortune through politics. The Hizmet movement is accused of creating obstacles to this New Turkey and thus has been criticized harshly by the AK Party notables, the partisan press and some grassroots of the party. Some of the AK Party voters seem convinced that Erdoğan is still a man of the people even if he was involved in corruption. However, they will sooner or later realize that he has turned into a man of state and the Hizmet movement never changed its civil and populist stance.

Published on Today's Zaman, 03 March 2014, Monday
http://hizmetmovement.blogspot.com/2014/03/is-hizmet-movement-statist-or-populist.html

3 Mart 2014 Pazartesi

Çocuğunuza sosyal medyanın nazarı değmesin

Sosyal medyada artan fotoğraf paylaşımı, mahremiyet sınırlarını zorlayabiliyor. Annelerin özenle giydirdiği çocuklarının fotoğraflarını internette paylaşması, çocuk istismarı ve pedofiliye davetiye çıkarıyor.
Sosyal medyanın yaygın olarak kullanılması, aile içi birçok problemi de beraberinde getiriyor. Gençler gittiği mekanı, yediği yemeği, giydiği kıyafeti fotoğraflayarak anında paylaşmaya çalışırken, aileler de bu durumdan geri kalmıyor. Sosyal medya akımına kapılarak çocuğunu en çok beğenilenler arasına sokmak için aileler, çocuklarının en güzel halini fotoğraflayıp yayınlama yarışına giriyor. Uzmanlar, sosyal medyada sürekli olarak çocuklarının en güzel halini fotoğraflayıp paylaşan ailelere işin bir de pedofili boyutunu hatırlatıyor. Pedagog Mehmet Teber, “Çocuklardan tahrik olan pedofili hastaları var ve bu ne yazık ki oldukça yaygın. Paylaşılan fotoğraflar bu insanların eline geçebilir. Bizim bunları çocuklara yapmaya hakkımız var mı?” diyerek konunun ciddiyetine dikkat çekiyor.
Psikolojik bir hastalık olan pedofili, çocuk bedenine cinsel istek duyma olarak tanımlanıyor. Türkiye’nin pedofili açısından çok üzücü yerlerde olduğuna vurgu yapan Teber, şöyle devam ediyor: “Öncelikle Google’da ‘çocuk pornosu’ aramasında baş sıralarda yer alıyoruz. Ülkemizde en çok arama Diyarbakır, Urfa, Adana, Samsun, Ankara ve Antalya illerinden yapılmış. Yani bu konudaki karnemiz iç açıcı değil. Çocuğa karşı cinsel istismar tamamen pedofili ile açıklanamaz ama bir ülkedeki pedofili eğiliminin artması ya da azalması hakkında bilgi verebilir. 2002 yılında ülkemizde çocuğa karşı cinsel istismarla ilgili 4 bin 500 dava açılmışken, bu sayı 2012 yılı itibarıyla 17 bin 500 olmuştur. Bu olayın mahkemelere yansıyan kısmıdır ki, mahkemelere yansımayan çok daha fazla cinsel istismar ve pedofili suçu vardır.”
Çocuk istismarınakarşı bunlara dikkat!
Uzman pedagog Mehmet Teber, ebeveynlere çocuklarını istismar ve pedofili vakalarına karşı koruyabilmeleri için şu önemli uyarılarda bulunuyor:

Çocuklara, doğru bir mahremiyet eğitimi verilmeli. Eğitim anne-babanın çocuğun mahremiyetine saygı duyması ile başlıyor...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_cocugunuza-sosyal-medyanin-nazari-degmesin_2202003.html

25 Şubat 2014 Salı

Türklerin genetik şifresi çözüldü

İstanbul Bilgi Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Hasan Otu liderliğindeki ekip, Türk insanının genetik şifresini çözdü.

Üniversiteden yapılan açıklamada, Yrd. Doç. Dr. Hasan Otu liderliğindeki ekibin, yaklaşık 3 yıl süren çalışma sonucunda Türk insanının genetik şifresini çözdüğü bildirildi. Araştırma sonuçlarının dünyanın saygın bilim dergilerinden PLOS ONE dergisinde yayınlandığı belirtilen açıklamada, makalenin, Türk popülasyonundan örnek bir kişinin tüm DNA dizisini gösterip detaylı analizini içerdiği aktarıldı.

İnsan genomunun 23 kromozom üzerinde bulunan 3.2 milyarnükleotidden oluşan DNA'nın bütününü temsil ettiği kaydedilen açıklamada, şu bilgilere yer verildi:

"Bilgi Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından gerçekleştirilen çalışma, Türk insanındaki bu 3.2 milyar harfin diziliş sırasını ortaya koydu. Herhangi iki insanın DNA dizilimi yüzde 99'un üzerinde bir benzerlik göstermekte. Farklılıkları oluşturan yapısal değişkenlerin en önemlileri Single Nucleotid Polymorphism (SNP) denilen tek nükleotid farklılıkları ve DNA dizilerine eklenmiş ya da bu dizilerden silinmiş olan ve genellikle 50 nükleotidden kısa olan değişiklikler.

Çalışmada Türk insanına has bu tür yapısal değişiklikler bulundu ve bunların hastalıklarla olan ilişkileri ortaya çıkarıldı. Özellikle insan DNA'sının yaklaşık yüzde 2'sini oluşturan gen bölgelerindeki yapısal farklılıklar, hücrenin işleyişi ve hastalıklarla olan ilişkisini belirlemede önemli bir etken. Gerçekleştirilen çalışma, Türk insan genomunda bulunan yapısal değişiklikleri gen bölgeleriyle ilişkilendirilip, kritik sonuçlara yol açanları tespit etti. Diğer popülasyonlarla karşılaştırıldığında, Türk insanında belirgin bir genom karakteristiği olduğu tespit edildi."
http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Turklerin-genetik-sifresi-cozuldu/1042156/

24 Şubat 2014 Pazartesi

Çocuklarda gece korkusu depresyon belirtisi olabilir

Çocuklarda ‘gece terörü’ ya da ‘uyku terörü’ diye adlandırılan gece korkuları, depresyon belirtisi olabiliyor.
Gece terörü yaşayan çocuk, uyanmış gibi görünse de alışılmışın dışında davranışlar sergiliyor. Aniden bağıran ve ağlayan çocuk, sürekli koşup, sağa sola saldırıyor. Bu çocuklarda gözbebeklerinde büyüme, aşırı korkma, terleme, panik, hızlı kalp atışları görülebiliyor. Bu sırada tamamen uyanamayan çocuk yatıştırılıp uykuya dalmada zorluk çekiyor. Böyle bir uyanışın çocuğun kendini güvende hissetmediği anlamına geldiğini aktaran Uzman Psikolog Çağla Dortluoğlu, “Ebeveynler korkunun doğal olduğunu düşünerek, çocuklarına sevgi ve anlayışla yaklaşmalı. Özgüveni destekleyerek çocuğun korkusunu yenmesine destek olmalı.” diyor. Bu durumlarda çocuğu uyandırmaya çalışmanın doğru olmayacağını kaydeden uzman, şunları öneriyor: “Ona sarılarak alçak bir sesle yatıştırmaya çalışın... 
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik