Popüler Yayınlar

12 Ocak 2014 Pazar

Panik atağınız sizi değil, siz panik atağınızı yönetin

Samsun Medical Park Tıp Merkezi'nden Psikolog Enise Öziç günümüzde giderek artan ve çağın hastalığı olarak nitelendirilen 'panik atak hastalığının yönetilmesi' hakkında bilgi verdi.

Halk arasında en çok "Çıldırabilirim, aklımı yitirmekten korkuyorum, her an 'ya panik atak gelirse' korkusuyla yaşamaktan yoruldum, her atak geçirme anında ölümü hissetmek beni çok yoruyor." gibi cümlelerin sıklıkla kullanıldığını hatırlatan Psikolog Enise Öziç, söz konusu söylemlerin panik atak bozukluğunu yaşayan birçok kişinin hissettiği ve düşündüğü ifadelerden sadece bir kaçı olarak karşılarına çıktığını söyledi.

Olumsuz cümlelerin panik hastasının hayatına girdiğinde sadece düşünce ve duygularını etkilemekle kalmadığını kaydeden Öziç, "Ayrıca sosyal hayatına, yaşamdan aldığı zevki ve gündelik uğraşlardaki işlev düzeyini düşürmektedir. Bazen kişinin 'rahatlıkla dışarıya çıkamıyorum', 'ya bayılırsam, ya rezil olursam', 'kapalı alanlarda durmaya tahammül edemiyorum' gibi ifadeler kullanması bu duruma örnek olarak sunulabilir." diye konuştu. Bu şekilde düşünüyor olmanın panik hastası olduğumuzu göstermeyeceğini vurgulayan Psikolog Öziç, "Panik hastası olup olmadığımızı etkin bir psikiyatrik muayene ile kesinleştirebiliriz. Panik bozukluk, vücutta meydana gelen birtakım belirtilerin yanlış yorumlanması ile belirginleşmektedir ve korkuya kapılma şeklinde devam etmektedir. Örneğin Panik hastaları panik nöbeti geldiğini hissettiği anda oldukça endişelenerek önlem alma çabasına girmektedirler ve aşırı heyecan, kaygı ve korku duymaktadır. Dolayısıyla bu durum onları daha çok panik yapmaya sürüklemektedir ve bir kısır döngü oluşmaktadır." şeklinde konuştu.

Kişi panik olacağını hissettiği anda önce sakin olması ve doğru nefes yöntemiyle nefes alıp vermesi gerektiğini belirten Enise Öziç şöyle konuştu: "Aynı zamanda bu durumdan korkmamalı, beklediği takdirde geçeceğini bilmelidir. Bu süreçte dikkatini bedenine değil dışarıya yönlendirmelidir veya önlem almaya çalışmadan kendilerine olumlu telkinler vererek beklemelidirler; Çünkü önlem almadan da panik nöbetinin geçtiğini fark ettikleri anda 'Fobik Kaçınma' dediğimiz durumları yaşamak zorunda kalmayacaklardır. Unutulmamalıdır ki panik ataktan hiç kimse ölmemiştir. Ancak kişi otokontrolünü sağlayamadığını ya da kendisine bir türlü hakim olamadığını düşünüyorsa o zaman bir uzmandan yardım almalıdır. Çünkü panik bozukluk hakkında bilgi sahibi olunması oldukça kolay olan bir psikolojik rahatsızlık olmasına rağmen tedavisi uzmanlık gerektirmektedir."...

3 Ocak 2014 Cuma

Kötülüğün ve Sapıklığın Kaynağı Genler mi?

Medya ve yayın dünyası gün geçmiyor ki, kötü bir huyu veya gayriahlâkî bir davranışı genlerimizle ilişkilendirmesin, bu kötülüklere mazeret olarak da tabiatı ve fıtratı suçlamasın. Son ilmî araştırmalar ise, medyanın bu slogan haberlerinin doğru olmadığını göstermektedir. Söylenenin aksine genlerin kendini ifade etmesinin fizikî çevre ile birlikte sosyokültürel faktörlerle de düzenlendiği anlaşılmıştır. İnsanın fıtratının şekillenmesinde hem genlere ve buna bağlı sentezlenen hormonlara, hem de kültüre kaderî programda birlikte rol verilmiştir. Her insanın tutum ve davranışları, genetiğe ve kültüre ait faktörlerin birlikte ortaya çıkardığı motifler (nakışlar) içerisinde kendisini gösterir. 

İnsan tabiatı bir kitap olarak düşünülürse, bunun içinde şifrelenmiş genetik enformasyon, iç ve dış çevrenin bütün unsurlarıyla (biyopsikososyokültürel) mânâlı ve fonksiyonel hâle gelir. Çünkü her kitabın harflerden teşkil edilmiş görünen bir yapısı (semiotik DNA dizisi), bir de bunun belli bir çevrede açığa çıkan mânâsı (semantik örgüsü) vardır. Bu açıdan genler cebrî kodlar olarak değil, çeşitli dinamik kuvvetlerin birlikte tesir göstermesinden doğan âdeta bir ebru sanatı olarak görülmeli (suyun üzerindeki aynı boyaların küçük bir titreme ile çok farklı desenler çıkarması gibi) ve o şekilde okunmalıdır. İnsanın iradesi ve sorumluluğu da, genlerin ve kültürel faktörlerin karşılıklı tesirleriyle şekillenen fıtrat motiflerinin sunduğu reaksiyon aralığı içinde mânâ ve değer kazanır. Bu açıdan fıtrat (insan tabiatı) ve kültür birlikte değerlendirilmelidir. İnsanın tutum ve davranışlarını belirleyen faktörleri; genetik, fizikokimyevî çevre ve psikososyokültürel faktörler olarak üç ana başlık altında toplayabiliriz. Yukarıdaki her bir faktörün belirleyiciliği kısmî ve istatistikîdir. Suça eğilimli olma seviyesi, aynı cinsten kişilere cinsî yakınlık duyma temayülü, algı ve idrak keskinliği kabiliyeti, yenilik ve heyecan arama arzusu, bağımlılık meyelânı gibi özellikler sadece bir veya iki genle tanımlanamaz. Saldırganlığın ortaya çıkışına tesir eden birçok faktör (çevre, genler) vardır. Fakat bunlardan sadece birisinin yokluğu veya yeterli dozda olmayışı saldırganlığı tetikleyebilir. Meselâ monoamin oksidaz A enzimi, MAO-A geni tarafından kodlanır. Bu enzim dopamin, serotonin ve nörepinefrin gibi nörotransmitter moleküllerin (sinir hücreleri arasındaki haberleşme molekülü) yıkımını gerçekleştirir. Bu gendeki mutasyonlar veya polimorfizmlere bağlı olarak enzim yeterli fonksiyon göremez ise, bu kişilerde şiddet ve saldırgan davranışlara yatkınlık artar. Fakat kişi bu temayülü bilirse veya çevresi onu bu konuda eğitirse, bu huy kontrol edilebilir. Benzer şekilde, herkeste değişen derecelerde kansere yatkınlık genleri bulunur. Bu yatkınlık genleri, çevre faktörleriyle (sigara, beslenme, mutajenler ve karsinojenler gibi) aktifleştirilirse, kişide kanser gelişebilir. Ancak sigarayla tetiklenen kanser tipinde, kişide kansere yatkınlık genleri yoksa veya yatkınlık düşük ise, bu kişi sigara içse de kansere yakalanmayabilir. Benzer şey bağımlılık, cinsî sapıklık, şiddete ve suça eğilim genleri için de söylenebilir. Daha da önemlisi davranışla bağlantılı genler, diğer genlerle münasebeti yanında, muhteva, pozisyon ve diğer birçok şarta bağlı olarak yorumlandığında mânâ ve değer kazanır. Çünkü tutum ve davranışların ortaya çıkışında karmaşık bir sebepler ağı var. Bu yüzden davranış genetiğinin sebebi olarak gösterilen DNA dizisi, tek başına, kişinin duygu ve davranışlarını, maharetinin ve şahsiyetinin nasıl gelişeceğini kesin olarak belirleyemez. Bir başka ifadeyle fenotip, sadece genetik enformasyondan yola çıkılarak yüzde yüz kesinlikte tahmin edilemez.
Beyin ve kişilik gelişmesi çok faktörlü bir ekspozom hâdisesidir. Bu tabiri açarsak, hamileliğin başlangıcından itibaren, bilhassa okul öncesi eğitim dönemi boyunca maruz kalınan her şeyin, insanın özelliklerinin ortaya çıkmasındaki tesirine ekspozom diyoruz. Şuuraltı müktesebatı dâhil, kişinin geçmiş yaşantısına ait bütün mâzisinin bu gelişmede rolü vardır. Ortalama bir insan beyninde bulunan 1011 sinir hücresinin bağlantıları sadece genlerle belirlenmemektedir. İnsan DNA'sında 6,2 x 109 nükleotid (harf) veya enformasyon vardır. Bu ham bilginin okunması ve kullanılması, onlarca faktörün toplu hâlde kendini göstermesine bağlıdır. İç ve dış çevreden gelen uyaranlarla, nöronlar yeni bağlantılar kurabilir ve sentezledikleri nörokimyevî maddeler ve hormonlarla, sinir hücrelerinin sayısı, bağlantı ağı belirli ölçülerde değiştirilebilir. Beyindeki hücrelerin bağlantı detaylarını ve motiflerindeki ince ayarları tanımlayacak seviyedeki bilgilerin hepsi genomda yoktur. Sadece çevre faktörleri de bu eksik bilgiyi tek başına tamamlamak için yeterli değildir. Bunların dışında da pek çok faktöre beynin gelişmesinde ve işleyişinde rol verilmiştir. Beyindeki akson ve dendritlerin uçları uzarken, yol boyunca gideceği organa veya bölgeye kadar rehberlik eden nanomolekülleri tanıya­rak i­ler­ler. Bu ilerleme esnasında küçük değişiklikler, sapmalar yaparlar. Adeta belli ölçüde determinizm belli ölçüde deneme yanılmayla gelişirler. Doğru hedefe yüzde yüz kesin olmayan, fakat istatistikî bir düzen algoritmasıyla ulaşırlar. Gözden beyine doğru büyütülen aksonlar, % 1 ihtimalle optik kiazmada yanlış yola dönebilir. Dolayısıyla beyne ulaşamaz veya beynin yanlış kısmına gider. Fakat aynı zamanda beynimize bu hataları tanıyan ve düzelten sinyalizasyon sistemleri de yerleştirilmiştir. Eğer aksonlar uygun hedef nöronlardan doğru sinyali alamazlar ise, yıkıma uğrarlar. Bazen de aksona ait nöron, ölümü tercih eder. Bu gözlemler açıkça ortaya koyar ki, beyin gelişmesi önceden harfi harfine tanımlanmış bir programla değil, değişmeye ve hataya açık, esnek bir programla gerçekleştirilir. 

Bu esnek program materyalist bir bakışla doğru yerde, doğru zamanda, doğru faktörlerle birlikte olmak olarak ifade edilen şansla açıklanır. Aynı program dinî literatürde nasip, kısmet ve kader, İlâhî ikram, lütuf olarak bilinen faktörlerle açıklanır. Ayrıca irade ve şuurlu davranış öncesi, beyinde irade dışı belirli aktivasyonlar ve genetik bir alt yapı da vardır. Bu açıdan biyolojik ve genetik eğilimlerin oluşturduğu nakışlar; seçme ve tercih etme hürriyeti için, sadece bir alt yapıdır. Düşünce, his ve davranışlarımız beynin nörogenetik ve nörokimyevî yapısı içinde ortaya çıktığından, buradaki zeminin oluşturduğu motif, belli tutum ve davranışlar ve hisler için bir temayül oluşturur. Bir başka ifadeyle, beyin kimyası ile fetal dönem (anne karnında) ve erken çocukluk yıllarında yaşanan hâdiseler, insanın gelişmesinde önemli belirleyicilerdir. İnsan beyni hem iradî ve şuurlu, hem de otomatik ve şuursuz (mekanik) bir konumda çalışabilir. Kısacası genler, neyi ve neleri başarabileceğimizin alt zeminini, reaksiyon aralığını ve eşik değerlerini teşkil eder; davranışın ortaya çıkma ihtimalini belirler; ancak son noktaya ait kararların sınırı genlerle çevrenin etkileşimi neticesinde istatistikî ihtimallerle belirlenir. Dolayısıyla cebrî bir durum olmayıp, çevrenin (terbiye, inanç, ahlâkî beslenme) dinamik belirleyiciliği sınıra tesir eder. 
İnsanın cüz'î iradesi; hem ruhî, hem genetik, hem de çevre alt yapısının (endofenotip) tesiri altında işletilen, serbest seçimler ve tercihler yapabilme gücü ve kapasitesidir. İnsanın seçim ve tercihleri, metafizik dünyasına ait beslenme kaynaklarından, beyin ve sinir sistemine ait nörokimyevî ve hormonların tesirinden ve kültür çevresinden bağımsız olarak gerçekleşemez. Âyette belirtildiği gibi "Kimseye kaldıramayacağı yük yüklenmez." hususu bu açıdan değerlendirildiğinde çok mânâlıdır. Bir rahmeti ve şefkati gösteren bu düsturla bakıldığında, cüz'î iradenin faaliyet alanı ve sınırları, çok faktörlü ve hikmetli sebeplerle belirlenir. Kişinin fıtratında inşa edilen güçlü ve zayıf yanlara bakılarak fetvaların hususi şekilde verilmesi de çok hikmetlidir. Bundan dolayı da herkesin imtihanı ve tecrübesi farklı farklı olur. 

Bu yüzden insan, tanımlanmış, sınırlandırılmış şartlar altında sorumluluk sahibidir ve o şartların ve fıtratının izin verdiği aralıklar içerisinde tercihler yapabilir. Bu açıdan insanların normal ve anormal davranışları; ruhî, vicdanî ve ahlâkî beslenmesine dayalı genetik yatkınlık temelli fıtrat-kültür modeli içinde analiz edilir ve yorumlanırsa, insanın eğitim ve terbiyesinde sağlıklı neticelere varılabilir...

2 Ocak 2014 Perşembe

Eşinizin gönlünü sevgi ve saygı ile fethedin

Erzincan Müftüsü Galip Akın, bayanlara eşlerine karşı tatlı dilli olmaları tavsiyesinde bulunarak, "Eğer sonuç almak istiyorsanız, acı söz, hakaret, tartışma ve eşinizi incitmekle bir yere varamazsınız. Tatlı dilli olun. Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkardığına göre, eşiniz yılandan da mı kötü? Önce siz eşinize göstereceğiniz sevgi, saygı ile gönlünü fethedin. Onun isteklerini yerine getirerek kozlarını elinden alın." dedi.
Erzincan'da kadınlara yönelik 'Aile İçi Şiddet ve Çözüm Yolları' konulu seminer düzenlendi. İl Müftüsü Galip Akın tarafından düzenlenen seminerde, eşler arası yaşanan geçimsizlikler ve şiddet hususlarının önlenmesi konusunda bilgi aktarıldı.
Müftülük konferans salonunda düzenlenen ve seminere konuşmacı olarak katılan Müftü Galip Akın, kadınlara önemli nasihatlerde bulundu. Çok sayında kadının ilgi ile dinlediği seminerde aile içi şiddet ve çözün noktaları hakkında önemli ipuçları veren Müftü Galip Akın, "Eşler arası geçimsizliklerde 'şiddet' önemli bir rol oynar. Erkeğin otoritesini kuramadığı zaman, en sık başvurduğu silah dayaktır. Toplumumuzda dayakla ilgili çok yanlış tutum ve kabullenmeler var. Kimi erkekler dayakla otorite kurar ve sürdürür. Bazen de dayak, ters teper, otoriteyi kırar. Kimi durumlarda ise dayak etkili olur; ancak erkek sevgiyle değil, hep korkuyla ve nefretle hatırlanır. Kadın, erkeğini kızdırmamak, ağır hakarete uğramamak veya dayak yememek için istemeyerek saygı gösterir. 'Her şeyden önce şefkati sonsuz olan Rabbimiz, 'şefkat kahramanı' olan kadınları erkeklere emanet etmiş. Emanete hıyanet etmemelerini, emin ve güvenilir olmaları gerektiğini her fırsatta vurgulamış ve onları yani biz erkekleri bu konuda uyarmıştır. Evlilik, eşler arasındaki aşk ve sevginin şiddetlenmesi ve kuvvet kazanması anlamına gelmelidir, sertlik göstermek, dayak ve şiddete başvurmak ve sonuçta ayrılığa kapı aralamak değil." açıklamasında bulundu.
DAYAKLA SEVGİ BAĞDAŞMAZ

Seminerde dayakla sevginin bağdaşmayacağını söyleyen Müftü Akın, "Düşünün! Eşinizde ne kadar güzel huylar, meziyetler, hünerler var...

15 Aralık 2013 Pazar

Middle East's struggle for democracy: Going beyond headlines


The ongoing struggle in the Middle East is not between the so-called Islamists and secularists. It's not pro-Morsi vs. pro-military in Egypt, or even Assad vs. opposition in Syria. The real struggle is between those committed to the core values of democracy and human rights and those who want to maintain a status quo of authoritarianism and domination.

Western observers often place Middle East actors and their motives into well-intentioned but partially inaccurate or sometimes misleading categories. For example, the three major groups in Iraq are labeled as Shiites, Sunnis and Kurds. The first two are religious categories, while the third is ethnic. The majority of Kurds are Sunni, and the majority of Iraqi Shiites are ethnically Arabs. So the right, albeit inconvenient, categories would be Sunni-Kurds, Sunni-Arabs and Shiite-Arabs.

These categories would be trivial details if it weren't for the fact that Middle Eastern realities of these labels do not always overlap with established western understanding. For instance, those in the Middle East who call themselves "secularists" would be perceived in the west as the "good guys" who believe in democracy and separation of church and state.

But Turkey's historic self-proclaimed "secularists" in practice were anything but secular or democratic. As Edhem Eldem, Professor of History at Istanbul's prestigious Bogazici University observed, Turkish "secularism" often "marginalized and oppressed those who openly displayed their beliefs; head-scarf-wearing women were banned from universities, and few protections were given to religious minorities." The government ran every single mosque and prescribed the preachers' sermons. Turkey's self-proclaimed secularists were also aggressive nationalists, who denied millions of Kurdish citizens their cultural rights, including the right to speak their mother tongue. Those who did not embrace the official government ideology were sometimes beaten and jailed.

Counter-intuitive to a western audience, on the other side were participants of the Hizmet social movement, originated by Turkey's most influential preacher and social advocate, Fethullah Gülen, who advocated for democracy, equal opportunity and social justice, and defended religious rights of all faiths in Turkey, including Orthodox Christians and Jews. Gülen's sympathizers started free tutoring centers in Turkey's Southeast, serving tens of thousands of children from low-income families, often of Kurdish descent, helping protect them from recruitment by terrorist organizations operating around Turkey's borders.

In 2008, when the Turkish judiciary prosecuted military officials charged with planning or perpetrating military coups, western media called it a struggle between Islamists and Seculars. In reality, as correctly observed by Dr. John Esposito of Georgetown University, it was a struggle between pro-democracy groups and those military officers who were found guilty of some of the worst crimes against their fellow citizens. Kurdish citizens, many of who saw their loved ones disappear under military-dominated periods, celebrated this development alongside journalists who were intimidated or fired from their jobs during the same periods.

Last month, when Hizmet representatives criticized the government-proposed legislation that calls for banning exam prep schools, Turkish and Western journalists labeled this opposition as a feud between Prime Minister Erdoğan and Mr. Gülen because roughly 15-25 percent of these prep schools were founded by Hizmet participants according to various estimates.

But that is an oversimplification because this underlying struggle is between democracy and free enterprise on the one hand against government overreach and authoritarianism on the other. If enacted, this legislation would make Turkey the only country in the world to ban a whole category of legitimate private enterprise -- and that too, one that provides math, science and language arts training to children of low-income families who cannot afford private tutoring...

* Dr. Aslandoğan is the President of the Alliance for Shared Values, a non-profit that represents interfaith dialogue organizations affiliated with Hizmet in the U.S.

Published on The Huffington Post, 12 December 2013, Thursday
http://www.hizmetmovement.com/

14 Aralık 2013 Cumartesi

İNSAN-HUMAN: Erkeği evden uzaklaştıran mahrem sebeplere dikkat!...

İNSAN-HUMAN: Erkeği evden uzaklaştıran mahrem sebeplere dikkat!...: Evlilikleri bitiren karşılıklı ilgisizlik, çiftlerin boşanma sebeplerinin başında geliyor. Zira iş dönüşü sıcak bir tebessüm bekleyen erk...

Erkeği evden uzaklaştıran mahrem sebeplere dikkat!

Evlilikleri bitiren karşılıklı ilgisizlik, çiftlerin boşanma sebeplerinin başında geliyor. Zira iş dönüşü sıcak bir tebessüm bekleyen erkek yahut kadın asık suratla karşılaşınca evde huzur da bulamıyor. Bunun dışında çiftleri yuvadan uzaklaştıran; bakımsızlık, iletişim ve istişare eksikliği gibi başka sebepler de var.
14 yıllık evli ve 3 çocuk babası Hakan Ş., uzaktan akrabası olan eşi Feryal Hanım’la evliliklerini kurtarmak için uzman yardımı alıyor. Kendisine yöneltilen “Karınızın yerinde olsanız, kocanıza nasıl davranmanız gerekirdi?” sorusuna verdiği cevap, birçok erkeğin belki de kimseye söyleyemediği bir sıkıntıyı özetliyor: “Evde kocamla baş başayken lahana gibi giyinmezdim. Lahana bile tek renk. Benim gördüğüm ise yıllardır renk renk.” Bakımsızlık evliliği bitiren ana sebep olmasa da birçok ilişkiyi fark etmeden çıkmaza da sokabiliyor. Ev hanımı Feryal Ş. ise başlarda evliliklerinin herkese örnek gösterildiğini ve şimdi eşinin kendisini aldatmasına anlam veremediğini dile getiriyor. Çift, Aile Yaşamını Koruma Derneği Başkanı, ayrıca evlilik ve iletişim uzmanı olan İnci Yeşilyurt’tan yardım alıyor. Yıllardır hem iletişim hem de Feryal Hanım’ın aile içi davranış eksikliği, Hakan Bey’i önce sanal âleme, ardından da aldatmaya sürüklemiş. Yeşilyurt, seansın ilerleyen kısımlarında ise evlendikleri ilk günden sonra Feryal Hanım’ın ev içinde önce utangaçlık, daha sonra da yorgunluk, ev işleri ve çocuk gibi sorumluluklarla dış görünüşüne dikkat etmediğini fark etmiş. Eşinin genelde eve misafir geldiğinde veya düğüne gittiklerinde güzel ve bakımlı giyindiğini kaydeden Hakan Ş., “Eşim benim için değil başkaları için süslenip, güzel giyiniyor. Sabah yolcu edilmiyorum. Akşam güler yüzle karşılanmak bir yana, yemek yemenin, ihtiyaçları konuşmanın dışında ortak bir hayatımız yok. Benim isteklerimin, beklentilerimin bu evde önemi kalmamış.” sözleriyle problemin kaynağına işaret ediyor. Moralinin bozuk olduğu böyle bir günde girdiği internette, önce arkadaşlıklar, akıcı sohbetler ve yıllardır karşılaşmadığı güler yüzü bulan Hakan Ş., bir süre sonra sanal âlemde geri dönüşü zor olan aldatma yoluna ilk adımını atıyor. Zira evde hissedilemeyen değeri, hanımında aradığı davranışları dışarıda yakalıyor.
Hakan Ş. ve eşi Feryal Hanım ile toplam 8 seans görüşüldüğünü kaydeden İnci Yeşilyurt, çiftin yeniden bir araya geldiğini söylüyor. Yeşilyurt, “İlk bakışta son derece mütevazı yaşantıları olan bu çiftin yaşadığı aldatma ve sonrasında oluşan güven problemi, aslında buzdağının görünen kısmı. Tabii bu örneğin tam tersi durumlar da var. Çünkü duygusal anlamda boşanmış ama aynı evde yaşayan çiftler, patlamaya hazır volkan gibi. Patlama çoğu zaman aldatma olarak duyulur. Ama volkanın dibine indiğimizde bambaşka ateşler yuvaları tehdit ediyor.” ifadelerini kullanıyor.
Erkeklerin, problemlerini daha çok içinde yaşadığını vurgulayan Yeşilyurt, şunları belirtiyor: “Bir süre sonra kendini kullanılmış, üstünde ağır yükler olan, bekârlık hayatının sorumsuz günlerine özlem duyan ve annesinin şefkatini arayan bir kişiliğe dönüşürler. Bu durumda kimi erkek, kendini dış dünyaya kapatırken kimisi de daha dışa dönük yaşamaya çalışır. Bazen iş yoğunluğu bazen de arkadaşın problemini çözme gibi gerekçelerle eve daha geç giderek, aslında kaçmanın yollarını arar. Problemlerin kaynağı tespit edilip, zamanında çözüldüğünde, sadakatsizlik de ortadan kalkar.”

‘Biz sizi eşlerinizle imtihan ederiz’ sırrı unutulmamalı

Uzman Psikolog Cihad Kaya ise evlenmeden önce kadının sevilmesine neden olan şeylerin terk edilmesinin, ilişkilerde erkek tarafının soğumasına yol açtığını belirtiyor. Kılık-kıyafet ve öz bakıma gösterilen itinanın azalmasının, erkeği eşinden ve ailesinden soğuttuğunu söyleyen uzman Kaya, “Evlilikte kadının kibar konuşmaması, kibar davranmaması, eğer ev bakım sorumluluğu kendisinde ve gündelik işlerle normalden çok daha fazla ilgilenip, kendisine ve eşine ayıracak zaman bırakmıyorsa, erkek, evinden ve ailesinden uzaklaşabiliyor. ‘Hep böyle yapıyorsun’, ‘Sen zaten böylesin’, ‘İlgisizsin’ gibi yargı cümleleri kullanan ve aile hayatı ve sosyal ortamlarda farklı davranışlar gösteren, eşinin derdine ve mutluluğuna ortak olmayan ve yalan söyleyen, her iki cins için de geçerli olmak üzere mahrem talepleri yanıtsız bırakan eşler birbirine karşı saygısını da kaybedebiliyor.” uyarısında bulunuyor. ‘Biz sizi eşlerinizle, annelerinizle, babalarınızla, çocuklarınızla, mallarınızla, canlarınızla imtihan ederiz.’ ayet-i kerimesini hatırlatan Kaya, “Tüm bunları gerçekleştirmesine ve ideal bir eş olmasına rağmen yüzlerce hanımın aldatıldığı gerçeğini de göz ardı etmemek gerek.” diyor.

Çiftlerin bu davranışları, evliliğe zarar veriyor!

Israrcı olma: Arada bir talepleri karşılanmazsa bile sürekli o talebi dillendirmek, az ama öz konuşamamak.
İlgisizlik: Çalışmayan kadınların, eşinin alışkanlığını ve talebini bildiği halde hastalık, gece çocuk bakmak gibi gerekçeler dışında kahvaltı hazırlamamak, eşini kapıdan uğurlamamak.
Bitmeyen sorular: Erkeği iş saatleri içinde zorunlu nedenler dışında sık sık arayarak ‘Neredesin?’, ‘Ne yapıyorsun?’, ‘Yanında kim var?’ sorularını yöneltmek.
Güvensizlik: Erkeğin cep telefonunu sık sık kontrol etmek ve erkeğe özgürlük alanı tanımak istememek, trafik gibi nedenlerle eve geç kaldığında surat asmak ve sorgulamak.
Aile mahremiyeti: Tartışmalarda aile büyüklerini arayarak, ağlamak ve eşini şikâyet etmek.
Sosyal çevreye müdahale: Şununla görüş, bununla görüşme gibi talimatlar vermek.
Aile: Erkeği annesinden kıskanmak, eşine annesini (kayın validesini) şikâyet etmek, tartışmalarda erkeğin ailesini kötülemek.
Kıyaslama: Başkalarının eşlerine aldıklarından söz etmek, ‘Leyla’ya kocası yeni televizyon almış, bilezik almış’ gibi imalı sözlerle kıyaslama yapmak...

9 Aralık 2013 Pazartesi

Çocukta beyin gelişimi 3 yaşında tamamlanıyor

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Pediatrik Rehabilitasyon Birimi’nden Fizyoterapist Özcan Kalkan, çocukta 3 yaşında beyin gelişiminin, 16 yaşında ise vücut gelişiminin tamamlandığını söylüyor.

‘Çağdaş spastik çocuk tedavisi nasıl olmalı?’ konulu panelde konuşan Kalkan, yaptıkları tedaviyi şöyle anlatıyor: “0-1 yaş arasındaki vücut gelişimi olan çocuklarda sadece fizyoterapi uyguluyoruz. Beynin gelişimini sağlamaya çalışıyoruz. 1-3 yaş arasında ek olarak botoks uygulamasından yararlanıyoruz. 3 -16 yaş arasında çok sayıda spastik cerrahi uygulama ve ortopedik girişimler var. Kasılma olan kasa hareketi öğretebilirsek, bükme ve eğme hareketini beyin kendi emredebilirse tedaviyi yapmış oluruz. Bu da beynin şekil değiştirmesiyle oluyor. Bu noktada çocuğu hareket ettirmeye ihtiyaç duyuyoruz...