Popüler Yayınlar

14 Aralık 2013 Cumartesi

Erkeği evden uzaklaştıran mahrem sebeplere dikkat!

Evlilikleri bitiren karşılıklı ilgisizlik, çiftlerin boşanma sebeplerinin başında geliyor. Zira iş dönüşü sıcak bir tebessüm bekleyen erkek yahut kadın asık suratla karşılaşınca evde huzur da bulamıyor. Bunun dışında çiftleri yuvadan uzaklaştıran; bakımsızlık, iletişim ve istişare eksikliği gibi başka sebepler de var.
14 yıllık evli ve 3 çocuk babası Hakan Ş., uzaktan akrabası olan eşi Feryal Hanım’la evliliklerini kurtarmak için uzman yardımı alıyor. Kendisine yöneltilen “Karınızın yerinde olsanız, kocanıza nasıl davranmanız gerekirdi?” sorusuna verdiği cevap, birçok erkeğin belki de kimseye söyleyemediği bir sıkıntıyı özetliyor: “Evde kocamla baş başayken lahana gibi giyinmezdim. Lahana bile tek renk. Benim gördüğüm ise yıllardır renk renk.” Bakımsızlık evliliği bitiren ana sebep olmasa da birçok ilişkiyi fark etmeden çıkmaza da sokabiliyor. Ev hanımı Feryal Ş. ise başlarda evliliklerinin herkese örnek gösterildiğini ve şimdi eşinin kendisini aldatmasına anlam veremediğini dile getiriyor. Çift, Aile Yaşamını Koruma Derneği Başkanı, ayrıca evlilik ve iletişim uzmanı olan İnci Yeşilyurt’tan yardım alıyor. Yıllardır hem iletişim hem de Feryal Hanım’ın aile içi davranış eksikliği, Hakan Bey’i önce sanal âleme, ardından da aldatmaya sürüklemiş. Yeşilyurt, seansın ilerleyen kısımlarında ise evlendikleri ilk günden sonra Feryal Hanım’ın ev içinde önce utangaçlık, daha sonra da yorgunluk, ev işleri ve çocuk gibi sorumluluklarla dış görünüşüne dikkat etmediğini fark etmiş. Eşinin genelde eve misafir geldiğinde veya düğüne gittiklerinde güzel ve bakımlı giyindiğini kaydeden Hakan Ş., “Eşim benim için değil başkaları için süslenip, güzel giyiniyor. Sabah yolcu edilmiyorum. Akşam güler yüzle karşılanmak bir yana, yemek yemenin, ihtiyaçları konuşmanın dışında ortak bir hayatımız yok. Benim isteklerimin, beklentilerimin bu evde önemi kalmamış.” sözleriyle problemin kaynağına işaret ediyor. Moralinin bozuk olduğu böyle bir günde girdiği internette, önce arkadaşlıklar, akıcı sohbetler ve yıllardır karşılaşmadığı güler yüzü bulan Hakan Ş., bir süre sonra sanal âlemde geri dönüşü zor olan aldatma yoluna ilk adımını atıyor. Zira evde hissedilemeyen değeri, hanımında aradığı davranışları dışarıda yakalıyor.
Hakan Ş. ve eşi Feryal Hanım ile toplam 8 seans görüşüldüğünü kaydeden İnci Yeşilyurt, çiftin yeniden bir araya geldiğini söylüyor. Yeşilyurt, “İlk bakışta son derece mütevazı yaşantıları olan bu çiftin yaşadığı aldatma ve sonrasında oluşan güven problemi, aslında buzdağının görünen kısmı. Tabii bu örneğin tam tersi durumlar da var. Çünkü duygusal anlamda boşanmış ama aynı evde yaşayan çiftler, patlamaya hazır volkan gibi. Patlama çoğu zaman aldatma olarak duyulur. Ama volkanın dibine indiğimizde bambaşka ateşler yuvaları tehdit ediyor.” ifadelerini kullanıyor.
Erkeklerin, problemlerini daha çok içinde yaşadığını vurgulayan Yeşilyurt, şunları belirtiyor: “Bir süre sonra kendini kullanılmış, üstünde ağır yükler olan, bekârlık hayatının sorumsuz günlerine özlem duyan ve annesinin şefkatini arayan bir kişiliğe dönüşürler. Bu durumda kimi erkek, kendini dış dünyaya kapatırken kimisi de daha dışa dönük yaşamaya çalışır. Bazen iş yoğunluğu bazen de arkadaşın problemini çözme gibi gerekçelerle eve daha geç giderek, aslında kaçmanın yollarını arar. Problemlerin kaynağı tespit edilip, zamanında çözüldüğünde, sadakatsizlik de ortadan kalkar.”

‘Biz sizi eşlerinizle imtihan ederiz’ sırrı unutulmamalı

Uzman Psikolog Cihad Kaya ise evlenmeden önce kadının sevilmesine neden olan şeylerin terk edilmesinin, ilişkilerde erkek tarafının soğumasına yol açtığını belirtiyor. Kılık-kıyafet ve öz bakıma gösterilen itinanın azalmasının, erkeği eşinden ve ailesinden soğuttuğunu söyleyen uzman Kaya, “Evlilikte kadının kibar konuşmaması, kibar davranmaması, eğer ev bakım sorumluluğu kendisinde ve gündelik işlerle normalden çok daha fazla ilgilenip, kendisine ve eşine ayıracak zaman bırakmıyorsa, erkek, evinden ve ailesinden uzaklaşabiliyor. ‘Hep böyle yapıyorsun’, ‘Sen zaten böylesin’, ‘İlgisizsin’ gibi yargı cümleleri kullanan ve aile hayatı ve sosyal ortamlarda farklı davranışlar gösteren, eşinin derdine ve mutluluğuna ortak olmayan ve yalan söyleyen, her iki cins için de geçerli olmak üzere mahrem talepleri yanıtsız bırakan eşler birbirine karşı saygısını da kaybedebiliyor.” uyarısında bulunuyor. ‘Biz sizi eşlerinizle, annelerinizle, babalarınızla, çocuklarınızla, mallarınızla, canlarınızla imtihan ederiz.’ ayet-i kerimesini hatırlatan Kaya, “Tüm bunları gerçekleştirmesine ve ideal bir eş olmasına rağmen yüzlerce hanımın aldatıldığı gerçeğini de göz ardı etmemek gerek.” diyor.

Çiftlerin bu davranışları, evliliğe zarar veriyor!

Israrcı olma: Arada bir talepleri karşılanmazsa bile sürekli o talebi dillendirmek, az ama öz konuşamamak.
İlgisizlik: Çalışmayan kadınların, eşinin alışkanlığını ve talebini bildiği halde hastalık, gece çocuk bakmak gibi gerekçeler dışında kahvaltı hazırlamamak, eşini kapıdan uğurlamamak.
Bitmeyen sorular: Erkeği iş saatleri içinde zorunlu nedenler dışında sık sık arayarak ‘Neredesin?’, ‘Ne yapıyorsun?’, ‘Yanında kim var?’ sorularını yöneltmek.
Güvensizlik: Erkeğin cep telefonunu sık sık kontrol etmek ve erkeğe özgürlük alanı tanımak istememek, trafik gibi nedenlerle eve geç kaldığında surat asmak ve sorgulamak.
Aile mahremiyeti: Tartışmalarda aile büyüklerini arayarak, ağlamak ve eşini şikâyet etmek.
Sosyal çevreye müdahale: Şununla görüş, bununla görüşme gibi talimatlar vermek.
Aile: Erkeği annesinden kıskanmak, eşine annesini (kayın validesini) şikâyet etmek, tartışmalarda erkeğin ailesini kötülemek.
Kıyaslama: Başkalarının eşlerine aldıklarından söz etmek, ‘Leyla’ya kocası yeni televizyon almış, bilezik almış’ gibi imalı sözlerle kıyaslama yapmak...

9 Aralık 2013 Pazartesi

Çocukta beyin gelişimi 3 yaşında tamamlanıyor

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Pediatrik Rehabilitasyon Birimi’nden Fizyoterapist Özcan Kalkan, çocukta 3 yaşında beyin gelişiminin, 16 yaşında ise vücut gelişiminin tamamlandığını söylüyor.

‘Çağdaş spastik çocuk tedavisi nasıl olmalı?’ konulu panelde konuşan Kalkan, yaptıkları tedaviyi şöyle anlatıyor: “0-1 yaş arasındaki vücut gelişimi olan çocuklarda sadece fizyoterapi uyguluyoruz. Beynin gelişimini sağlamaya çalışıyoruz. 1-3 yaş arasında ek olarak botoks uygulamasından yararlanıyoruz. 3 -16 yaş arasında çok sayıda spastik cerrahi uygulama ve ortopedik girişimler var. Kasılma olan kasa hareketi öğretebilirsek, bükme ve eğme hareketini beyin kendi emredebilirse tedaviyi yapmış oluruz. Bu da beynin şekil değiştirmesiyle oluyor. Bu noktada çocuğu hareket ettirmeye ihtiyaç duyuyoruz...

4 Aralık 2013 Çarşamba

Beyninizi şarj etmenin yolları



Erken saatte hafif bir akşam yemeği yiyin: Akşam saatinde hafif bir akşam yemeğinin sağlığınıza birçok faydası vardır, kilo vermenize de yardım eder. Aynı zamanda beyninizi şarj eder. Erken yemek daha iyi uyumanızı sağlar, çünkü midenizin yiyecekleri daha iyi sindirmesi için daha fazla zamanı olur. Beyninize daha yoğun bir enerji akışı sağlar.
Daha fazla badem: Süper yiyecek olan bademin sağlığınıza sayısız faydası vardır. Antioksidan olan E vitamini açısından zengin olan badem yaşlandıkça bilişsel zekanızın azalmasını önler. Ayrıca amino asitler ve vücudunuz için gerekli yağlarla dolu olan badem beyninizin odaklanmasına yardım eder. Ancak çok fazla yememeye dikkat edin, çünkü 20 tane bademde yaklaşık 150 kalori vardır.
Elma suyu için: Bir araştırmaya göre, elma ve elma suyu vücudun gerekli nörotransmitter üretimine yardım ediyor. Bu da hafızanızı destekler ve bilgileri saklamanıza yardım eder. Elma ve elma suyu aynı zamanda beyninizi korur, Alzheimer riskinizi azaltır.
Her gün B12 vitamini tüketin: Sadece beyninizi şarj etmeyen B12 vitamini beyninizin boyutunu da geliştirir. Yaşlandıkça beyniniz küçülür, bu durumla B12 vitamini savaşır. Bu vitamin öğrenmenize, konsantre olmanıza, kritik düşünmenize yardımcı olur.
Okuyun: Okumak zihniniz için bir kurtuluş demektir. Bir araştırmaya göre, kitap okumak zihinsel stresinizi yüzde 68 oranında azaltır. Kitap okurken günlük hayatın stresinden, koşuşturmasından uzaklaşırsınız.
Bir hobiniz olsun: Zamanınızı ve dikkatinizi bir uğraşa verdiğiniz zaman, günlük stresten uzaklaşırsınız. Beyninizi yeniden şarj edersiniz. İster yazın, ister resim yapın bir şeylerle meşgul olursanız beyniniz şarj olur.
Egzersiz ya da spor yapın: Beyninizi şarj etmenin en verimli yollarından biri egzersizdir. Daha fazla odaklanmanıza ve disiplinli hareket etmenize yardım eder ve uzun sürede beyninizin strese karşı kendisini daha hızlı toparlamasına yardımcı olur.
Dışarı çıkın: Çok fazla yapay ışığa maruz kalmak beyin enerjinizi tahrip eder, dikkatinizi olumsuz etkiler ve hatta uyku kalitenizi bile bozar. Bu nedenle beyninizi şarj etmek için daha fazla doğal ışığa çıkın, dışarıda dolaşın.
Aynı anda birden fazla görevi yerine getirmeyin: Aynı anda birden çok şeyi yapmaya çalıştığınızda çabuk sıkılır, boğulursunuz. Buna rağmen bir anda çok iş yapmak verimliliğinizi etkiler, beyniniz üzerinde de etkisi çoktur, beyninizin daha iyi çalışmasını sağlar. Ancak bunların yanında sizi hata yapmaya sevk eder ve hayatınız daha fazla stresli olur.

2 Aralık 2013 Pazartesi

Çocukların isteklerini ağlayarak yaptırmasına izin vermeyin!

Memorial Hizmet Hastanesi Psikoloji Bölümü'nden Uz. Psk. Sevda Sevimli Yurtseven, sürekli ağlayan çocuklar için anne babalara önerilerde bulundu. Yutseven, "Çocuğun ağlamasına kıyamayıp hemen istediğini yapmak veya 'dokunma, yapma' gibi kuralcı söylemler, çocuğun duygularını ve istediklerini sürekli ağlayarak belirtmesine neden olmaktadır." dedi.
Sürekli ağlayan ve her istediğini bu şekilde yaptırmak isteyen çocuklar, anne babaların bundan rahatsız olduğunu belirten Uz. Psk. Yurtseven, "Bebekler ihtiyaçları için ağlayarak haber vermektedirler, zamanla ihtiyaçları karşılandıkça beklemeyi öğrenirler. Bebek, 1 yaş gibi hareket kabiliyetinin gelişmesiyle birlikte; özgürlük, özerklik, bağımsızlık için çabalarken, ebeveynler bebeğe zarar gelmesinden korkarak sınırlamalar getirmeye, kuralları öğretmeye çalışmaktadır." ifadelerini kullandı.
İki yaş civarında ki çocuklarda inatçılık ve ağlamanın çok sık görüldüğünü aktaran Yurtseven, "Özellikle 2 yaş civarında hem anneye bağımlılık hem de özerk bir durum vardır. İnatçılık ve ağlamalar bu dönemde çok sık görülmektedir. Öncelikle bu dönemde çocukların hareketli, keşfedici, karıştırıcı ve ısrarcı olduklarını bilmek gerekmektedir. Ancak bu olumsuz özellikler geçicidir. 3 yaş gibi daha uyumlu, kurallara uyan beklemeyi bilen bir çocuk ortaya çıkmaktadır." diye konuştu.

Yasaklar konusunda kesin ve kararlı olmalı diyen Uz. Psk Yurtseven, "Çocuklar çok çabuk öğrenirler ve unutmazlar. Örneğin çocuk şeker istediğinde, anne baba bunu istemediğini belirttiği halde çocuk ağlamaya başladığında sussun diye veriyorsa çocuk ağlama yolu ile istediklerini yaptırabileceğini öğrenmiş olur. Ödüllendirmeyi yanlış yapmamak için öncelikle yasaklar konusunda kesin kararlı olmak ve tutarlı davranmak önemlidir. Tutarlı davranış için eşlerin ortak kurallarda anlaşmaları ve bunları uygulamaları gerekmektedir." dedi...

30 Kasım 2013 Cumartesi

Tolstoy Ve İç Hesaplaşmaları

Lev Tolstoy 28 Ağustos 1828’de Janaya Poliana’da isminin verildiği Moskova yakınlarında, içinde yedi yüz köle çalışarılan kocaman bir çiftlikte doğdu. Rusya’nın
En büyük ve en köklü ailesinden biri olan Tolstoylar, aynı zamanda en zenginlerinden de idiler. Babası büyük Piyer, Osmanlı elçiliği vazifesinde bulunmuş mühim bir ata’nın çocuğuydu. Annesi, Bolkonski ailesinden bir prensesdi.

Tolstoy, böyle bir debdebe, böyle bir zenginlik içinde gözlerini açtı. Gerçek hayatı geçici zevklerde aramayacak kadar zeki ve akıllı idi. Fakat annesini üç yaşında ve her şeyden çok sevdiği babasını dokuz yaşında kaybedince ölüm korkusu ve tevahhuş, Tolstoy’u o ufacık yaşında perişan etti. Bundan sonra onu iki akraba kadın büyütecektir. İkisi de son derece iyi kalpli, son derece dindar, son derece candan idiler. Onların yanında biraz olsun saadeti tatmıştı.

Tolstoy diğergam bir ruh asaletine sahipti. Daha küçücük çocuk iken kendisini birazcık mesut hissetti mi, hemen mesut olmayan insanları hatırlar, ağlamaya başlardı. Atının boynuna sarılır, canını acıttığı için ondan özür dilerdi. Bazı hikâyeler uydurur, kendi hikâyelerine kendi ağlardı. “Hatıralar isimli eserinde o günlerini şöyle anlatır: “İlk senelerin bu kaygısızlığı acaba bir daha dönecek mi? O ateşli dualar nerede? Rikkatin temiz yaşları, bu kıymetli Allah hediyesi nerede? Hayat ayakları altında kalbimi bu derece çiğneyip ezdi mi ki; yazık, bir daha bu heyecanları, bu taşkınlıkları duymayacağım’. Çocukluk devri böyle geçerken, 1843’de Darülfünunun Şark lisanları Fakültesine giriyordu. Şark dillerine büyük alaka duymakta idi. Bunun için önce Arap ve Türk dilleri bölümünü seçti. Sonra lisancılığı bırakıp hukukta okumayı kendisine daha müsait buldu. Fakat artık o dönemde çocukluk günlerinin dindar Tolstoy’u değildi. 17 yaşında iken artık kiliseye inanmıyordu. Bununla birlikte inandığı bir şey vardı; bu da manevi mükemmelleşme idi. Kendisini manen ruhen mükemmelleştirmeye son derece gayret ediyordu. “İyi olmak istiyordum, fakat iyiliği ararken çok gençtim ve yalnızdım”. Bunu gerçekleştirmek için aynı sene içinde hem “storik” olup kendi kendine bedenine işkenceler yapıyor, hem “epikür” cü olup bütün bütün bedeni hazlara dalıyor mütemadiyen kendisini saadete ulaştıracak yolu arıyordu. 1847 senesinde üniversiteyi bırakıp baba ocağı Jasnaya—Poliana’ya gitti. 1851 senesine kadar orada kaldı. Böylece halkla yakın bir rabıta içine girdi. Fakirlere yardımda bulunmak, iyilik etmek için çalışıyordu. Fakat bu işlerin de kendisini tatmin etmemesi ve aradığı saadeti burada da bulamaması onun necata etmek için yeni bir yola girmesine sebep oldu. Bu yol askerlik idi. Böylece 23 yaşında iken Kafkasya’ya gidip orduya intisap etti. Kafkas dağlarında, biraz kendisine gelir gibi oldu. Rus yazarlarının hemen hepsi Çernişevski’nin “Ne yapmalı?” sorusunu kendilerine sormuştur. Tolstoy Kafkasya’da iken bu soruyu kendisine bir çıkış, bir selamet yolu bulmak, sıkıntılarından, buhranlarından kurtulmak için soruyor, gerçeği sadece düşünce yolunda ilerleyen bir feylosof gibi değil, içinden gelen ölüm korkusuna çare bulabilmek gayesiyle arıyordu. O zamandan kalma bir kâğıt parçası büyük yazarın “Bilinmeyen Sorularını “açığa vurmaktadır. Tolstoy şu altı suale karşılık bulmaya çalışıyordu:

1) Niçin yaşıyorum?
2) Varlığımın ne gibi bir gayesi vardır?
3) Başkalarının hayatının ne gibi bir gayesi vardır?
4) İçindeki iyilik—kötülük duyguları arasındaki bu ikilik ne demektir? Bunun sebebi nedir?
5) Nasıl yaşama1ıyım?
6) Ölüm nedir? Kendimi nasıl kurtarabilirim?

Bu soruların neticesinde Allah’ı yeniden buldu. Şimdi yine dindar bir Tolstoy vardı karşımızda. Fakat fikirleri inançlarının gerisinde kalıyor, onlara yetişemiyordu. Bedeni hazlarını yenememişti. İhtiraslarıyla dini örtüşü arasında bir harb vardı. “Günlük” ünde bu ihtiraslarını şöyle sıralıyordu:

1) Kumar arzusu… (Yenilmesi mümkün)
2) Cinsi ihtiras… (Yenilmesi pek güç)
3) Gurur… (Hepsinin en korkuncu)

Tolstoy yazı yazmaya da, burada başladı. “Hatıralarım” ın çocukluk devresine müteallik kısmını bitirmişti. Askerliğe rağmen mütemadiyen yazıyor, kalemini elinden bırakmıyordu. “Sivastopol”’ Hatıralar”“Kazaklar”, “İstila” ismindeki kitaplarını muharebe esnasında telif etmişti. Sonra askerliği de bıraktı. Arayış devam etmekte idi. Bu arada en sevdiği kardeşi olan Nikola’nın kendi kollarında can vermesi üzerine, yok olma korkusu kendisini yeniden sarmış, inançların zayıflatmıştı. İtiraflarında der ki:

Hayatta kıymet verdiğim şeylerin hepsi yok olmuştu. Şu halde niçin yaşayacağım? Hayat durdu. Bugün yarın hastalık ve ölüm de gelecek. Zaten sevdiklerimden birçoğuna geldi de. Taaffünden ve böceklerden başka bir şey bitki değil. İnsan ancak hayatını sarhoş olduğu zaman yaşayabilir. Ben de ölüm ejderinin biz gün gelip beni parça parça edeceğini bil, bile hayat dalına sarıldım. Aile hayatı, birlik, sanat dediğim şeyler artık bana tatsız gelmeğe başladı. Bu his korkunçtu. Bu korkudan kurtulmak için kendimi öldürmek istedim. İçinde kaldığım karanlığın dehşeti tahammül edilmeyecek kadar büyük. Kendimi bundan, bir kurşunla kurtarmak istiyordum”.

23 Eylül 1862’de Tolstoy artık evliydi. Bir süre evlilik kendisini düşünmekten alıkoyduğu için mesut yaşadı’ Fakat sonra ızdıraplar başlamıştı ve tekrar aynı sorular... ‘Ben neyim? Niçin yaşıyorum? Hayatımın gayesi nedir? İyilik nerededir? Fenalık nerededir? Pekala! Zengin, meşhur vesaire olayım, fakat sonra? Bugün yaptığımdan, yarın yapacağımdan ne çıkacak? Niçin yaşamalıyım? Niçin bir şey yapmaktayım? Hayatta beni bekleyen zaruri ölümün,mahvetmeyeceği bir gaye var mıdır?...’

‘Hayatımın istinat ettiği boş şeyin içimde kırıldığını; dayanacak, tutunacak bir yerim kalmadığını görüyorum...”

“Şu halde kendini öldür, böyle muhakemeler yapmaktan kurtulmuş olursun. Hayat hoşuna gitmiyor öyle mi? O halde kendini öldür… Mademki, yaşıyorsun ve hayatın manasını anlamıyorsun, o halde ona nihayet ver ve onu anlamadığını söyleyerek, tasvir ederek, hayat meydanında dönüp durma.’

“Hayatın manzarası seni iğrendiriyor mu? Pekâlâ! Öyleyse defol git!”
Tolstoy hem hayatı terk etmeyi düşünüyor, hem de ondan bir şeyler bekliyordu. Bu korkunç mücadele esnasında kulağını bir ses tırmalayıp duruyordu.
“Hayatın manasını anlamağa muktedir değilsen; düşünme, sadece yaşamakla iktifa et.” Başka bir ses ise buna cevap veriyordu:
“Bunu yapamam. Çünkü şimdiye kadar çok uzun müddet böyle hareket ettim.’
“Hayatın manası! Hayatın manası nerede? Hakikat nerede? Hakikat, ölümdür.” Fakat o zaman da fıtratındaki kendi varlığını muhafaza hissi kulağına fısıldıyordu:
“Hayır, hakikat ölüm değildir; hayat- tır.”
“Fakat bende artık yaşamak kudreti kalmadı ki!... Hayatın manasını kaybetmiş bulunuyordum.’’
“O’nu aramaya devam et, bir yenisini bulursun...”
Sonra hayatın manasını tekrar arıyor.

“Onu uzun zaman türlü ızdıraplar içinde aradım. Mahvolduğunu gören ve kendini kurtarmağa çalışan bir insan gibi arıyordum, fakat hiçbir şey bulamıyordum.’’ Ailesi, edebi eserleriyle avunup oyalanmak onu tatmin etmemişti.

“Zalim hakikate karşı uzun bir zaman gözlerimi perdeleyen bu iki damla bal, yani ailem ve sanat, benim için artık bütün bütün tadını kaybetmişti.”

“Ailem; fakat ailem, karım, çocuklarım onlar da insandır; onlar da tıpkı benim vaziyetimde: Ya yalan içinde yaşayacaklar yahut korkunç hakikati görecekler... Onları seviyorum; binaenaleyh hakikati kendilerinden saklamaya imkân yok; ilimde atılan her adım, hayatta atılan her adım bizi bu hakikate doğru götürüyor. Hakikat ise ölümdür. Sanat ve şiir; süsten, hayatın boş cazibelerinden başka şeyler değildir, onlar hayatın manasını izah etmiyorlar.

Felsefeye gelince bu davada ondan da bir hayır yok!”
Nihayet Tolstoy kafasını çatlatırcasına meşgul eden bu meselelere bir çare bulur:
“İnsana yaşamak imkânını yalnız iman verebilir. Hangi dine mensup olursak olalım, iman bize hayatımızın görünüşte muvakkat fakat hakikatte nihayetsiz olduğunu; ne ızdırabın, ne mahrumiyetlerin ve ölümün onu mahvetmeye muktedir bulunmadığını söyler. Bunun manası şudur ki, insan hayatın manasını ve imkanını ancak imanda bulabilir”

Tolstoy kendisini bu fikre sevk eden hadiseyi itiraflarında şöyle anlatır:
“Bir bahar günü ormanda yalnızdım. Onun esrarengiz seslerine kulak veriyordum ve zihnim uzun zamandan beri mütemadiyen kendini meşgul eden meseleye dönüyordu: ALLAH’ı ARAMAK.

— Pekâlâ, kabul edelim ki Allah benim bütün hayatım gibi bir realite değildir ve bir mücerred fikirden ibarettir ve böyle olmayan bir Allah yoktur. Fakat benim mütemadiyen aramakta olduğum Allah fikri... Peki, bu fikir nereden doğdu? Bendeki bu Allah fikrinin varlığı, Allah’ın varlığını ispat etmez mi? Bu düşünce ile beraber bende hayata karşı bazı sürurlu temayüller doğdu; ruhumda pek çok şey uyandı ve her biri birer mana kazandı… İmanımı kaybettiğim zaman sanki yaşamıyordum. Ben ancak Allah’ı aradığım zaman hakiki bir hayat yaşıyordum.

“—Pekala; öyleyse yaşa ve Allah’ı ara! Yaşamak, Allah’ı aramak demektir. Allah’ı aramak demek ise hayattır… Su zamandan sonra her şey etrafımda ve içimde yeniden aydınlandı ve bu ışık bir daha beni terk etmedi.”

Böylece Tolstoy, hayatını yeni bir esas üzerine kurmak, bu esası da yalnız kendi milletine değil bütün insanlığa bir hayat görüşü, bir kurtuluş yolu olarak belletmek sevdasına kapılmıştı. Tolstoy’un bu yeni yolu ise hakikatte, yeni baştan gözden geçirilmiş ve molozlardan sıyrılıp temizlenerek ilk saf haline sokulmak istenen Hıristiyanlıktır. Tabii bunu zihninde bir tahayyül biçiminde tasavvur ediyordu… Bu günkü Hıristiyanlık onun kafasını karıştırmış ve hiçbir şey anlamamasına sebep olmuştu.

“Sabah akşam ayinlerde diz çöküyordum: Oruç da tutuyordum. Fakat ayinlerin üçte ikisinden bir şey anlamıyordum. Onlardan zorla bir mana çıkarmaya çalıştıkça kendimi aldattığımı, binaenaleyh Allah’a olan münasebetlerimi ihlal ettiğimi ve inanmak kabiliyetimi büsbütün kaybetmek üzere olduğumu hissediyordum.’’

O, zamanın kilisesinden nefret ediyordu. “Dogmatik İlahiyatın Tenkidi” (1881) isimli eserinde kiliseyi yalnız saçmalıkla değil, çıkar düşkünü yalancılıkla da suçluyordu. Kendi yolunu seçmişti artık. Muammalardan arınmış, insan tabiatına müsait bir Hıristiyan dinin arayıcısıydı. Şimdi biraz kendine gelmiş gibiydi. Artık önüne gelene şöyle söylemektedir:
—Mazideki hatıralarımı bıraktıktan, hayatın manasını anladıktan sonra çok mesudum.
— Bu saadet neden ileri geliyor?
— Allah’ın iradesini yerine getirmekten...
— Allah’ın sözünden ne anlamak lazımdır?
— Vicdanımda duyduğum, hayırla andığım ve idealimdeki Yaradan...
— İdealimiz ne olmalıdır?
— Birbirimizi sevmek ve kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkalarına yapmamak.

Tolstoy’un Hıristiyan kiliselerini tenkit etmesiyle birlikte bütün dinlere hürmet göstermesi, kendisine doğuluların, bu arada müslümanların sevgisini kazandırmıştı. Batılılarla birlikte birçok doğulular, pek çok müslümanlar ona sayısız mektuplar yazıyorlardı. Gandi de bunların arasında idi. Bu vaziyet karşısında hükümeti, hatta Çar’ı bile yazılarıyla yerden yere vurduğu halde, ona dokunmuyorlardı.

Şimdi daha ihtiyardı. Artık yaşadığı hayatla mücadele edemeyecek kadar yaşlanmış, bitkin düşmüştü. İçinde bulunduğu muhit, düşünmemek için kendilerini eğlenceye vermiş insanlarla doluydu. Ne kadar kaçsalar da onları gölgeleri gibi takip eden ölüm gerçeğine yaklaşıyorlardı. Ve Tolstoy bu sahteliklerle, yapmacıklarla dolu olan cemiyetten tiksiniyordu.

Kızının sekizinci yaş gününde davetlilerin geliş gidişleri, şarkılar, gevezelikler yüzünden yorgun düşen Tolstoy, kızına ‘Ruhumda bir ağırlık var’ diye dert yandı. Günlüğüne “İçimde müthiş bir gitme arzusu var” diye yazdı… Temmuzun başlarında ise şöyle yazıyordu: “Kaçmaktan başka çare yok. Şimdi bunu ciddi olarak düşünüyorum. Haydi, göster kendini:” 28 Ekim günü ortalık ağarmadan kalktı, giyindi, öteberilerini topladı ve arabacısına bir araba koşmasını söyledi. Anlaşıldığı kadarıyla Cenub illerine varmak, oradan da Bulgaristan, Sırbistan gibi İslav memleketlerin gitmek istiyordu. Lakin yolda Astapora İstasyonunda hastalandı. Kaçışa devam edebilecek halde değildi. Acele yatırılması gerekiyordu. İstasyon Şefi, dairesini ona ayırdı. Tolstoy hasta yatağında ateşler içinde kıvranırken dünyanın bütün gazeteleri onun kaçış hikâyesini anlatmaya başlamışlardı. Karısı, kızları, oğulları, dostları, fikir arkadaşları meraklılar, gazeteciler, sinema operatörleri, jandarmalar var hızlarıyla küçük istasyona koşuyorlardı. Kalabalıktan, şandan, şöhretten kaçan Tolstoy, işte gerek kalabalığın ortasında, şanın, şöhretin, en yüksek zirvesindeydi. Fakat şöyle inliyordu: “Yeryüzünde acı çeken milyonlarca insan var; ne diye hep birden burada yalnız Lev Tolstoy’la alakadar oluyorsunuz?” İki gün sonra güç anlaşılır bir sesle “Hep bön... Hep bu nümayişler. Yeter! İşte bu kadar” diye söylendi. Ertesi gün 7 Kasım 1910’da saat sekizi beş geçe küçük istasyonda, Tolstoy son nefesini verdi. Büyük hatası, bozulmamış dini yani fıtri hakikat İslamiyet’i, bozulmuş olan Hıristiyanlıkta araması olmuştu.

Diğer insanlardan farklı olarak yepyeni şahikalara çıkmak için ömürleri boyunca çok defalar buluğa eren dehanın çocuklarında, bir o kadar da buhranlar görünür. Aslında o devreler yeni doğuşların sancılarıdır. Eğer İlahi inayet ve ilham yüklü telkinler onlara rehberlik etmezse neticede “ölü doğum” kaçınılmaz olacaktır. Daha da kötüsü bu velud dimağlar yıllar boyu, insanları bunalım ve tedirginliklere itecek tehlikeli fikirleri de vazederek, nesillerin beyinlerini parça parça ederler.

Evet, bu dâhilere mürşit ellerin uzanmaması neticesi, çeşitli paradoksların arasında bir türlü aydınlık kapının yolunu bulamayıştan, usta kuyumcuların ellerine geçmeyen bu cevherlerin toprak altında bir hazine gibi çürüyüp gitmeleri ne kadar hazindir. Ah, keşke bunlara bir yol gösteren olsaydı!

Eğer Tolstoy da, Göthe kadar olsun İslam gerçeğinin berrak çehresiyle yüz yüze gelmiş olabilseydi, kim bilir, edebiyat dünyasına neler hediye edecek ve ruhunun derinliklerinde tebessüm eden nice incileri gözlerimizin temaşasına sunacaktı. Evet, Tolstoy da bir karanlıktan bir diğerine seyahat eden nice kabiliyetler ve rehbersizlikten başını taştan taşa vuran pek çok hakikat arayıcıları için, bir kutup yıldızı bile olabilirdi...

26 Kasım 2013 Salı

Diyetin temeli, davranış değişikliği tedavisi

Fazla kilolarla sorunu olan ve diyet uygulamak isteyenler için öncelikle ‘davranış değişikliği tedavisi’ öneriliyor.
Özel Rentıp Hastanesi Diyetisyenlerinden Hare Kavukoğlu, davranış değişikliği tedavisini, 'yemek yeme ve fiziksel aktivite ile ilgili olumsuz davranışları olumlu yönde değiştirmek' şeklinde ifade ediyor. Olumlu davranışları ise pekiştirerek yaşam biçimi haline getirmenin amaçlandığını belirten Hare Kavukoğlu, tedavinin önemine dikkat çekiyor.

Davranış değişikliği tedavisinin basamaklarını, "Kendi kendini gözlemleme, uyaran kontrolü, alternatif davranış geliştirme, pekiştirme, kendi kendini ödüllendirme, bilinçsel yeniden yapılandırma, sosyal destek." şeklinde sıralayan Kavukoğlu, basamakları şöyle örneklendiriyor: "Uygun olmayan beslenme alışkanlıklarından vazgeçmek (kola içmeyi bırakmak). Vazgeçilemeyen beslenme alışkanlıklarını azaltmak (kola içmeyi azaltmak). Uygun beslenme ve fiziksel aktivite alışkanlıklarını sağlamak ve tekrarlamak (kola içmek yerine ayran içmeyi tercih etmek)... 

18 Kasım 2013 Pazartesi

ARZ-I HÂL



Sultanım affedin âlemi aşkla yakamadı kulunuz,
Hiç değilse bir damla gözyaşı olup akamadı kulunuz.

Ne varsa eridi, aşka vefa, size vefa, nura vefa,
Ama gölgelere takılmayı bırakamadı kulunuz..

Bir denizdi benliği ve içinde boğulmadaydı,
Fırsat bulup alemin derdine bakamadı kulunuz..

Ne hatırı kaldı kırılmadık ne ümidi dostların,
Bir tek nefs adlı duvarı yıkamadı kulunuz..

Dünya kıvranırken arsız ve kara bir isyan içinde,
Rehber olup da alemi peşine takamadı kulunuz.

Uykular uçuracak cihan dolu dertler varken,
Nice sabahlar güneşten önce kalkamadı kulunuz..

Hiç değilse bir damla göz yaşı olup akamadı kulunuz,
Sultanım affedin âlemi aşkla yakamadı kulunuz…

Said Savaş