Popüler Yayınlar

7 Nisan 2013 Pazar

Fiziksel ve ruhsal diktatör: Stres


Kontrol altına alınmayan stres, bağışıklık sistemini çökertiyor, psikolojik ve bedensel hastalıkları mıknatıs gibi çekiyor. Reanimasyon ve tamamlayıcı tıp uzmanı Dr. Ender Vardar, “Farkına varıp onu yönetemezseniz, stres diktatörünüz olur.” diyor.
Sürekli öfkeli ve kafanız karışık mısınız? Karar vermekte zorlanıyor musunuz? Hep zamana karşı mı yarışıyorsunuz? Özel ve iş yaşamınızda yüksek beklentileri karşılamakta zorlanıyor musunuz? Bu dört soruya ‘Kesinlikle evet.’ diyorsanız, büyük ihtimalle yoğun stres altındasınız. Çünkü bilimsel araştırmalar, stres altındaki kişilerde kalp hastalıklarının 3 kat, kalp krizinden ölüm oranın ise 5 kat fazla olduğunu gösteriyor. Uzun süreli stres; baş ağrısı, kas ağrısı, sırt ağrısı, göğüs ağrısı, mide rahatsızlıkları, ishal, kabızlık, ellerde titremeye yol açıyor. Psikolojik belirtilerde ise stres; sinirlilik, endişe, depresyon, üzüntü ve asabiyet şeklinde kendini gösteriyor.
Reanimasyon ve tamamlayıcı tıp uzmanı Dr. Ender Vardar, stresi ‘hastalıkların babası’ olarak tanımlıyor. Dr. Vardar, gripten kalp damar hastalıklarına, hatta kansere kadar geniş bir yelpazede birçok hastalığın nedenlerinin başında stresin geldiğini anlatıyor. “Stres bizi kronik mutsuz, kaygılı yapıp enerjimizi tüketen, yaratıcılığımızı azaltan, daha kolay hastalanmamızı sağlayan baş aktör.” diyen Dr. Vardar, doktorların bile stresi yeterince iyi tanımadığını ve yönetemediğini söylüyor.

Vücut stres altında yağ depoluyor
Stresten arınmak için sigara, alkol, aşırı yemek yeme gibi yanlış yöntemlere başvurulduğunu hatırlatan Dr. Ender Vardar, pek çok hastada benzer durumları gözlemlediğini vurguluyor. Stresin kilo aldırdığına, çünkü stres nedeniyle fazla salgılanan kortizol ve adrenalinin yağ oluşumuna neden olduğuna dikkat çeken uzman, stresli bir vücudu savaş durumundaki ülkelere benzetiyor. Yani kaos olan ülkelerdeki insanlar ölmemek için nasıl un, bakliyat depoluyorsa, stres anında da vücut yağ depoluyor. Bu durumda, su içmek bile kilo aldırabiliyor...

1 Nisan 2013 Pazartesi

İNSAN-HUMAN: Günde bir kadeh, alkole bağlı kanserleri artırıyor...

İNSAN-HUMAN: Günde bir kadeh, alkole bağlı kanserleri artırıyor...: Her gün bir kadeh alkolün kalp ve şeker hastalıklarına iyi geldiği yönündeki iddialar bilimsel olarak çürütüldü. Araştırmaya göre alkol ku...

Günde bir kadeh, alkole bağlı kanserleri artırıyor


Her gün bir kadeh alkolün kalp ve şeker hastalıklarına iyi geldiği yönündeki iddialar bilimsel olarak çürütüldü. Araştırmaya göre alkol kullanımı için güvenli bir eşik yok. Az miktarda alkol alımı bile kanser riskini önemli derecede artırıyor. Mesela, kadınlarda meme kanserine bağlı ölümlerin yüzde 15’inin sebebi alkol.
Amerika Birleşik Devlet-leri’nin saygın bilimsel tıp dergilerinden ‘American Journal of Public Health’ Nisan 2013 sayısında ezber bozan bir araştırmaya yer verdi. David E. Nelson imzalı makaleye göre, düşük miktarda alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişki bilimsel olarak kanıtlandı. Buna göre erkeklerde günde 1,5 kadehten az alkol tüketimi, alkole bağlı oluşan kanserlerin yüzde 16 ila yüzde 25’ine kadar yol açıyor. Kadınlarda günde bir kadehten az alkol tüketimi ise alkole bağlı gelişen kanserlerin yüzde 31 ila yüzde 51’ine kadar neden oluyor.
Buna göre bazı yayınlarda kalp ve şeker hastalığına karşı düşük doz alkolün koruyucu etkilerinden söz edilse bile alkol, başta kanser olmak üzere pek çok hastalığa ve bu şekilde kurtaracağı hayatların 10 katı kadar ölüme yol açabiliyor. Alkol kullanımı, dünya genelindeki ölümlerin yüzde 4’üne neden oluyor. Alkole bağlı ölümlerin en sık nedenleri arasında kanser, kalp hastalıkları, sindirim sistemi hastalıkları yer alıyor.
Çalışmada 2011 yılında yayımlanan bir makaleye de atıfta bulunuluyor. Buna göre 8 Avrupa ülkesinde 350 binden fazla kişi arasında araştırma yapıldığı ve alkol kullanımının erkeklerde görülen kanserlerin yüzde 10’undan kadınlarda ise yüzde 3’ünden sorumlu olduğu sonucuna yer veriliyor. Düşük dozda olsa bile alkol kullanımında ağız içi, yutak, gırtlak, yutma borusu, pankreas ve karaciğer kanserlerinin gelişme riski artabiliyor.
“Alkolle mücadele ‘Ulusal Kanser Önleme’ programına alınmalı”
Çalışmayı değerlendiren Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Yalçın alkolün, özellikle de şarabın, kalp hastalığına karşı olumlu etkilerine dair haberlerin gerçeği yansıtmadığını belirtiyor. Aynı zamanda Ulusal Kanser Danışma Kurulu Başkanı olan Prof. Yalçın, “Günde 1 kadeh alkol alımının bile kanser ve kansere bağlı ölümler bakımından oldukça riskli olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Alkolün kalbe etkisi olumsuz olup, iddia edildiği gibi üzümden elde edilen şarabın kalbe faydası, içerdiği alkolden değil, içerdiği üzüm suyundaki “resveratrol” denen molekülden kaynaklanmaktadır.” diye konuşuyor...

31 Mart 2013 Pazar

Sürekli aynaya bakmak imaj takıntısı olabilir


Son zamanlarda yaygınlaşan bir takıntı var: Beden imaj takıntısı. Bu insanlar bedeninin bir yerini kusurlu görür ve bunu düşünmekten kendini alamaz.
Zamanının çoğunu bu kusuru düşünerek ya da üzülerek geçirir.  Uzmanlarsa normal şartlarda gün içinde hemen herkesin sadece birkaç dakikasını görünümüne harcamasının doğal olduğunu söylüyor. Sürenin uzaması halinde takıntı riski de artıyor. Beden imaj takıntısı, ergenlik döneminde özellikle bayanlarda görülüyor. Bu dönemde vücudunun bir ya da birkaç bölgesini kafasına takan kişiler günün her saatini o problemle yaşamak zorunda kalabiliyor. Takıntının belirtilerinden en önemlisiyse kişinin kusurlu bulduğu bedensel bölgesiyle aşırı uğraşıyor olması. Üsküdar Üniversitesi Feneryolu Polikliniği Uzman Psikoloğu Zehra Erol, “Örneğin gözlerini çok küçük ve çekik gören kişi kendini çocuksu gösterdiğine inanır. Bu nedenle de ayna ya da cam olan yerlerden uzak durur. Bu çocuksu görünüşü nedeniyle işe başvurmak, insanlarla ilişki kurmak oldukça güçtür. Bu kişiler için çevresindeki insanların kendisi ile ilgili ne düşüneceği ve nasıl tepki vereceğine zamanını harcar.” diyor.  Kişinin görünümü ile ilgili kusurları kontrol etmesi, değerlendirmesi, düzenlemek için büyük miktarda para ve zaman harcamasının normal olmadığını ifade eden Erol, “Takıntılı insanlar kusurlarını kapatmak için sürekli aynaya bakar, kendini tartar, kilosuna bakar, abartı makyaj yapar, kıyafet değiştirir, saçının modelini ve rengini değiştirir.” ifadelerini kullanıyor. Bu kişilerin çevresinden bu kusurun çok büyük olmadığı veya açık olmadığına dair telkin beklediğini kaydeden Erol, şöyle konuşuyor: “Bu kişilerin rahatlaması için aynı sıkıntıyı yaşayan başka insanların da var olduğunu ve tedavi edilebileceğini bilmeleri gerekiyor...
 http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_surekli-aynaya-bakmak-imaj-takintisi-olabilir_2072057.html

30 Mart 2013 Cumartesi

Her refleksin bir hikmeti var


Refleksler, bir nevi insan vücudundaki pürüzleri gideren sistem. Elimizde olmadan yaptığımız ve otomatikleşmiş hareketlerin sırlarının hepsini çözemesek de keşfedebildiğimiz kadarıyla büyük hikmetler taşıyorlar.
İnsan vücudu, birbirinden ilginç kabiliyetlerle donatılmış. Bu melekelerin bir kısmı Kudreti Sonsuz tarafından insan ihtiyarına bırakılırken, diğer ve büyük kısmı ise bilinç dışı çalışmayla yükümlü. Bilinç dışı ve iradeye bağlı olmadan çalışan organlar bir yana, insanın vücudunun günlük hayatta sık sık yaptığı istem dışı birçok hareket bulunuyor. Vücuda dışarıdan gelen tehlikelere karşı koruyan bu ani hareketlenme mekanizmasının büyük işlevi bulunuyor. İrticalen (kendiliğinden) ortaya çıkan bu tepkilere tıp dilinde refleks deniyor. Peki, bir ömür boyu gayri ihtiyari gerçekleşen bu ani hareketler nasıl oluşur, ne işe yarar?
150 km hızla üflemek kolay değil!
Havada bulunan partiküllerin solunum yollarına girmesiyle vücudun oluşturduğu otomatik bir reaksiyon, hapşırık. Güneş ışığına hassas kimselerde sık sık görülebiliyor. Burun mukozası hassaslaşması ve ağır kokulu, yoğun kirli ortamlarda da sıkça hapşırmak mümkün. Hapşırık sırasında 150 km hızla vücutta bulunan 40 bin partikül dışarı atılır. Bu sayede solunum yollarında bulunan bakteriler dışarı atılır. Ertesinde vücutta bir rahatlama ve hoşnutluk hissi oluşur. Bazı kimseler, bu reflekslerinin çok gürültülü olduğundan dolayı ağız-burun yollarını kapayarak engelliyor. Fakat özelikle kafa bölgesinde büyük bir basınç oluşturması sebebiyle hapşırık kesinlikle engellememeli. Zira kafatasında artan basınç özellikle yüksek tansiyon hastaları için tehlikeli ve beyin damarlarında kanamalara sebep olabiliyor.
Esnemek beyni soğutuyor
Esneme sırasında ağız içindekilerin görülmesi hoş bir görüntü oluşturmaz. Kapama sırasında gelen kaba ses de çabası... Bu yüzden nezaketen bu görüntü ve sesin perde edilmesi beklenir. Uykuyla ezelden beri ilişkilendirilen bu hareketin şimdiye kadar herhangi bir çözümlemesi yapılamasa da öne sürülen tezler bir hayli ilginç. Evrimciler esnemenin ilkel dönemlerden kalan davranış olduğunu öne sürüyor. Çene kaslarının büyükçe açılması rakibe karşı bir güç gösterisi olarak yorumlanıyor. Bu hareket, zamanla evrilmiş ve günümüz insanına esneme olarak miras kalmış. Amerikalı profesör Andrew C. Gallup’a göre esneme hadisesi beynin çok ısındığı zamanlarda vücudun gösterdiği bir refleks. Bu sayede çok ısınan beyin tıpkı bir bilgisayar fanı etkisi gibi soğuyor. Yapılan istatistiklerde esneyen insanları gören kişilerde de esneme görülüyor.
İnatçı hıçkırıklardan korkun
Belirli aralıklarla diyafram kasının kasılmasıyla ciğerlere ani nefes alınıyor. Bu sırada ses telleri arasındaki açıklık istem dışı olarak kapanıyor ve hava arada sıkışarak o istemediğimiz ‘Hıck’ sesi meydana geliyor. Hıçkırmak kendiliğinden sona eren bir refleks ve hastalıksal sebepleri dışında birçok nedeni bulunuyor. Bunların arasında yemek yerken lokmaları çabuk yutmak, heyecan, korku, stres, alkol ve sair sebepler bulunuyor. Kısa süre devam eden bu kısa sıçramaları, nefesini tutmak, su içmek, amuda kalkmak gibi iptidai yöntemlerle gidermek mümkün. Hatta kimi yerlerde şeker emmek, torba içine solumak, dilin çekilmesi, buzlu suyla gargara, tiksindirme ve korkutma yollarına başvuranlar bulunuyormuş. Lakin uzun süreli ve inatçı hıçkırıklar büyük hastalıkların habercisi olabilir ve doktor muayenesi gerekebilir.
Yanlış sinyal beyne giderse...
Bacak bacak üstüne atıldığında, dirsekler dayandığında, bağdaş kurarak uzun süreli oturmalarda sıklıkla yaşanır karıncalanma. Vücudun uyuşan yerlerine binlerce iğnenin batırıldığını hissetmek asap bozucudur. Karıncalanma geçici ve zararsız bir his olmakla beraber sık yaşanması başka hastalığın belirtisi olabiliyor. Bu hissin başlıca nedeni eklemlerin kapanmasıyla çevresel sinirlere yüklenen basınç. Beyin vücudun her yerinden devamlı surette mesaj alır. Uzun süre bacak bacak üstüne oturursak dizin iç yüzeyine yakın sinirler, altta kalan bacak tarafından sıkıştırılır ve beyne giden duyumlar düzensiz hale gelir. Buradan sonra beyin bölgeden gelen verileri farklı algılar. Ardından vücudu uyarır. Bulunduğu konumdan daha rahat bir  pozisyona geçmesi için mesajlar gönderir. Uyuşan bölgelere hafif masajları yaparak kaşıntı giderilebilir.
Gerinip duruyorsan rahatladın demektir
Sabahları uyanınca yaptığımız ilk iştir gerinmek. Peki vücudun tüm kaslarını kopma noktasına gelene kadar germenin sebebi nedir? Özellikle masa başında çalışanların sık sık yaptığı bu refleksin arkasında kaslarımızdaki protein lifleri var. Kemikleri saran kaslarda aktin ve miyosinden oluşan lifler iç içe geçmiş halde bulunuyor. Hareket ettiğimizde kaslar bu moleküller arasındaki bağların çalışmasıyla güç üretiyor. Durgun haldeyken kaslarda herhangi bir hareket olmasa da bu bağlar kaslara az miktarda gerilim sağlar. Zaman içinde gerilim artarak azami dereceye geldiğinde vücudun hareketsiz kısımlarında sertlik hissi uyanır. İşte gerinme refleksi bu sırada devreye girer ve kaslar uzun süre hareketsiz kalmaktan kurtulur. Vücuda yapılan masaj ve fizyoterapi uygulamalarının ardından vücutta oluşan rahatlık da bu sayede oluşur.
Kemiklerimiz neden çıtlar?
Kimilerinin bayıla bayıla yaptığı bu hareket kimilerinde tike dönüşebiliyor. İleri yaşlarda kireçlenme gibi önemli rahatsızlıklara sebebiyet veriyor. Fakat çıtlatma işlemi zamanla bilinç dışı bir alışkanlığa dönüşebiliyor. Aslında bu ‘çıt’ sesinin kemiklerden geldiğini zannetmek büyük yanılgı. En kolay çıtlayan yerler vücudumuzun küçük ve sürtünmeli kemiklerinin bulunduğu parmaklar. Burada eklemlerde kemiklerin rahat hareket etmesini sağlayan ve yağlı sıvıyla dolu kapsüller bulunuyor. Parmaklar gerilince eklem yerleri de düzleşerek gerilir ve sıvının içinde erimiş haldeki gazlar kabarcıklaşır. İşte bu çıtlama sesleri o kabarcıkların patlama sesidir. Çıtlamadan sonra eklemin hareket alanı genişler. Bu sayede eklemler daha rahat hareket eder...
http://www.zaman.com.tr/aktuel_her-refleksin-bir-hikmeti-var_2071578.html 

24 Mart 2013 Pazar

Çocuğunuz 'dahi hastalığı'na yakalanmış olabilir!


Nörolojik Konuşma Bozuklukları Uzmanı Çiğdem Gülerman, Disleksi hastalığı (öğrenme bozukluğu sendromu) hakkında aileleri ve öğretmenleri uyardı.

Einstein, Bethoven, Leonardo Da Vinci ve Mozart gibi dahilerin ilkokul çağlarında Disleksi yani öğrenme bozukluğu sendromu hastası olduğunun bilindiğini anlatan Gülerman, "Bu nedenle hastalığın ismi genel olarak 'dahi hastalığı' olarak anılıyor" dedi.

Disleksi hastalığının bir öğrenim güçlüğü problemi olduğunu ifade eden Gülerman, şöyle konuştu: 

"6 yaşına gelen çocuklar okula başlar ve ilk öğrendikleri şey okuma yazmadır. Disleksi problemi yaşayan çocuklar okula başladıklarında çeşitli engellerle karşılaşır. Okuma, yazma ve hasap işlerinde problem yaşarlar. Çocukların 'E'yi 3 gibi görme, 6'yı 9 gibi yazma, 12'yi 21 gibi algılama şeklinde problemleri olur. Yazarken, okurken, hatta konuşurken harf atlarlar, hecelerin yerini değiştirirler, kelimelerin cümle içindeki yerlerini oturtamazlar. El kullanma konusunda da beceriksizlikleri ve hantallıkları olabilir."

Öğrenci veli ve öğretmenlerinin bu gibi durumlarla karşılaşan çocukların zeka düzeyinden şüphe etmeye başladığına dikkat çeken Gülerman, bu hastalığa yakalanan çocukların zeka düzeyinde bir problem olmadığını söyleyerek şu bilgileri verdi:

"Halbuki bu çocukların zeka ile ilgili hiçbir problemleri yoktur. Sadece bazı özel konulara ait öğrenim güçlüğü problemi vardır. Fakat bu çocuklar hem öğretmenleri hem de aileleri tarafından anlaşılamama durumu yaşar. Çocuklarında bu durumu gözlemleyen aileler panik olur üzülmeye başlar. Öğretmen, öğretememenin sıkıntısını yaşar ve git gide bütün bu duygular bir kısır döngüye girer ve çocuk git gide okuldan, derslerinden uzaklaşır, boşu boşuna derslerinde başarısız olan üzgün bir çocuk karşımıza çıkar."

Disleksi belirtileri gösteren çocukların ailelerine ve öğretmenlerine, hastalığın teşhisi ve tedavisi konusunda uyarılarda bulunan Gülerman, şunları söyledi: 

"Ailelerin ve öğretmenlerin öncelikle bu sendromu yaşayan çocukları teşhis etmeleri gerekir. Çünkü, okula başladıkları aşamada birçok çocukta bazen harfleri ters yazma, rakamları ters yazma, harflerin, kelimelerin yerini değiştirme gibi problemler görülse de, bunlar okuma ve yazmanın başlamasıyla çok kısa sürede bertaraf edilir. Bu gibi sıkıntılarda ısrar etme durumu varsa ve bu konuya aile ve öğretmenlerin yaklaşımları bir türlü yeterli olmuyorsa mutlaka bir uzmana danışmak gerekir. Hem konuşmadaki eksiklikleri, hem okuma yazmadaki eksiklikleri hem de hesap kabiliyetindeki yetersizlikleri telafi etmek için ve mental problemi olmayan, sadece bazı konularda sıkıntı çeken çocuğumuzu tekrar okula ve hayata kazandırmak için bir an evvel tedavilere başlamak gerekir. Disleksi kesinlikle çözümü olan ve çabuk tedavi edilen bir rahatsızlıktır. Tedavi esnasında mutlaka bire bir çalışma yapılıyor. Çünkü, her bir çocuğun eksiği ve psikolojik durumu kendine mahsustur. Grup çalışmaları yapılmıyor."

Tedavi edilmeyen disleksi hastalığının çocuk için akademik ve kişisel problemler ortaya çıkarabileceğini söyleyen Gülermen, sözlerini şöyle tamamladı:

"Öğretmenler ve ailelere özellikle sesleniyorum ki; disleksi, çocuklarımızı kolaylıkla kurtarabileceğimiz bir sıkıntıdır. Ama yapılmazsa, müdahale edilmezse akademik problemlerle başlayıp kişisel problemlere dönüşebilecek bir sıkıntı. Onun için bu konuda dikkatli olmak lazım, tereddüt durumlarında uzmana başvurmak ve elbirliği ile bu konuyu halletmek lazım."
http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Cocugunuz-dahi-hastaligina-yakalanmis-olabilir/973815/

23 Mart 2013 Cumartesi

Kan grubu 0 olanlar dikkat!


A, B, AB ve 0 gibi bilinen kan gruplarının haricinde, A, B, 0 kan grubu sistemi içinde mutasyon sonucu ortaya çıkan ''Bombay'' adı verilen farklı bir grubun da olduğu ve bu kanın 250 bin kişide bir görüldüğü bildirildi.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Kan Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Birol Güvenç yaptığı açıklamada, kişilerde kan gruplarının belirlenmesinde H antijeninin öncül nitelik taşıdığını belirtti.

H antijeniyle bağlantılı olarak A, B, AB ve 0 gruplarının meydana geldiğini anlatan Güvenç, H antijeninin çok nadir de olsa mutasyona uğraması durumunda ''Bombay'' adı verilen bir kan grubunun ortaya çıktığını ve bu kan grubunun halk arasında pek bilinmediğinisöyledi.

Güvenç, ''Bombay'' kan grubu taşıyan bir kişinin yapılan rutin tetkiklerinde kanın 0 gibi gözüktüğünüanlatarak, ''Bombay''ın sadece ileri araştırmalar sonucu anlaşıldığını ifade etti.

Kan grubu 0 olan herkesin hemen ''Ben acaba Bombay mıyım?'' şeklinde şüpheye kapılmaması gerektiğinin altını çizen Güvenç, şöyle konuştu:

''Kan grubu 0 olan herkes Bombay değildir. Çok nadir karşılaşılan Bombay'ın 250 bin kişi de bir görüldüğü tahmin edilmektedir. Beklenenden farklı bir kan grubuyla olan doğumda Bombay olabilir şüphesiyle yaklaşılabilir. Yani, çiftlerin her ikisinin kanı 0 grubu olduğu durumda, çocuğun kan grubunun A veya B olması pek beklenmez, ancak bu tarz bir durumda çiftlerden herhangi birisinin Bombay olabileceği ihtimali üzerinde durulabilir.''

Prof. Dr. Birol Güvenç, Bombay kan grubuna sahip olmanın sağlık yönünden bir sakıncasının olmadığına da dikkati çekerek, bu grubunun en önemli sorununun kan ihtiyacı olduğunda ortaya çıktığını söyledi.

Bombay'ın diğer kan gruplarına kan verebildiğini ancak sadece başka bir Bombay kan grubundaki kişiden kan alabildiğini anlatan Güvenç, ''Bu kanı bulma sıklığı çok düşüktür'' dedi.

Güvenç, Türkiye'de Bombay kan grubuna sahip kaç kişinin olduğunun kesin olarak bilinmediğini de sözlerine ekledi.

AA
http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Kan-grubu-0-olanlar-dikkat/973116/