Popüler Yayınlar

20 Mart 2013 Çarşamba

Çocuklarımıza dini ve milli özel günlerin önemini kavratmak için ne yapmalıyız?


SORU: Çocuklarımıza dini ve milli özel günlerin önemini kavratmak için ne yapmalıyız? Yurt dışında yaşayanlara ne tavsiye edersiniz?
CEVAP: Her millet için  tarihi dönüm noktaları “Milli Bayram”, “Milli Gün” olarak kutlanır ki, çocuklarda millet, birlik olma, beraberlik kavramları yerleşsin.  Her insan bir milletin parçası olduğu gibi, aynı zamanda bir inanışın da parçasıdır. Aileler, çocuklarını inandıkları dine doğru yönlendirmeye çalışırlar çünkü çocuklarının bu dünyada da, öldükten sonra da mutlu olmasını isterler. Çoğunluğu müslüman olan TC vatandaşı olarak dini farklı olan bir ülkede milli ve dini günlere aile olarak özel ehemmiyet vermeliyiz ki, çocuklarımızı kaybetmeyelim.
Kadir gecesi, dinimize göre bin aydan daha hayırlı olan bir gece. Bu geceyi çocuklarımıza anlatmak ise aile olarak bize düşüyor. Kadir gecesini sadece kendi başımıza Kur’an-ı Kerim’i okuyup, namaz kılarak değil de çocuklarımızı da gecemize dahil ederek geçirmeliyiz. Okulların kapalı olduğu bu dönemde, çocuklarımızın ödev, erken uyuma gibi günlük rutinlerinin de olmadığını göz önüne alırsak bu geceyi çok iyi değerlendirmeliyiz. Öncelikle bugün gün içinde ara ara bu geceden çocuklarımıza bahsetmeliyiz. Bu gece için 'Rabbimize şükürler olsun' gibi ifadelerle sevincimizi belli etmeliyiz. Çocuklarımıza Kur’an-ı Kerim’in bu gece inmeye başladığını tekrar hatırlatmalıyız. Ramazanda Kur’an okumanın ne kadar sevap olduğunu, özellikle bu gece okumanın faziletlerinden bahsetmeliyiz. Daha sonra çocuklarımızla birlikte Kur-an okuyabiliriz, eğer çocuğumuz Kuran-ı Kerim’i yeni öğreniyorsa onunla çalışabiliriz. Onlara tekrar peygamber sevgisini, Allah sevgisini hatırlatmalı ve dinimizin güzelliklerinden mutlaka bahsetmeliyiz. Güzel bir iftar yemeğinden sonra, ailecek cemaatle akşam namazı kılınabilir. Etrafımızda bir cami varsa ve henüz teravihi cemaatle kılmamışsak bu gece çocuklarımızı da alarak camiye gidebiliriz.  Böylece hem millet hem ümmet kavramını aynı anda yerlestirebiliriz. Eğer cami olmayan bir eyaletdeysek, aynı akşam namazında yaptığımız gibi çocuklarımızla cemaat olarak teravihi kılabiliriz. Ardından ailecek sırayla sesli bir şekilde dua edebiliriz ve böylelikle hem çocuğumuzun kendisininden büyük bir güçten neler istediğini öğreniriz, hem de çocuğumuza ettiğimiz dua ile örnek olabiliriz. Çocuklarımızla tesbih çekme yarışması yapabiliriz ve elbette 1-2 sayı farkla çocuklarımızın bizleri geçmesine izin vermeliyiz. Eğer birden fazla çocuk varsa evde onlar arasında büyük-küçük ayrımı yapmadan kaç tane tesbih cektilerse sonucu değiştirmeden tebrik etmelisiniz. Tebrik etmek maddi bir hediye ile değil, sevinç, sarılma, öperek ve kazandığı sevaplardan bahsederek olmalıdır. Bunların yanı sıra çocuklarımıza hediye olarak güzel hikaye şeklinde bir dini kitap veya çizgi film de hediye edebiliriz  Böylece gecenin ilerleyen saatlerinde televizyonla değil hediye ettiğimiz dini içerikli bir şeyle vakit geçirsmeleini sağlarız. Çocuklarımızı spor yapsınlar, gitar-piyano çalsınlar diye gün içinde o etkinlikten bu etkinliğe koşturturken onların ruhsal ihtiyaçlarını ihmal edebiliyoruz. Bu yüzden özel günleri onlarla çok iyi şekilde geçirmeli, onlara eğlenceli, sıcak, ibadet dolu bir ortam hazırlamalıyız. Anne ve baba olarak çocuklarımızla geçireceğimiz bir Kadir gecesi, tek başımıza bir yere kapanarak geçireceğimiz bir geceden daha hayırlı olabilir. Çocuklarımızla güzel bir Kadir gecesi geçirdiğimizde ve en önemlisi Kadir gecesine anne ve baba olarak ne kadar önem verdiğimizi göstererek onlara dini günlerin önemini çok iyi şekilde anlatmış oluruz.
http://www.zamanamerika.com/index.php/tr/2011-07-25-15-57-35/item/1741-cocuk-psikolojisi-cocuklarmza-dini-ve-milli-oezel-guenlerin-oenemini-kavratmak-icin-ne-yapmalyz

18 Mart 2013 Pazartesi

Farklı Kişilik Gruplarının Takım Çalışmalarındaki Yeri

İşletmelerin danışma ve ekip çalışması toplantılarında yaşanan problemlerden biri, ekipdeki insanların kişilik ve benlik yapılarındaki farklılıkların yol açtığı çeşitliliğin yönetiminde yaşanan zorluklardır. Böyle bir ekibin çalışmasına dışarıdan bir gözlemci olarak katıldığınızda genellikle şu türden manzaralar görürsünüz. 
Bazı kişiler, toplantı sırasında sessiz kalmayı tercih ederler. Bazıları sürekli konuşur, kendilerini ön plâna çıkarırlar. Bazıları ise sürekli menfilikleri ve riskleri gündeme getirir, muhtemel tehlikelere işaret ederler. Bazıları da yeni projenin sağlayacağı faydalar üzerinde sıklıkla durur, geleceğe dair fantezi kurgular geliştirirken, bazıları sürekli geçmişte yaşanan durumlara atıfta bulunarak proje hakkındaki görüşlerini bildirir. Bazıları sadece projenin genel yapısı üzerinde dururken, bazıları detaylarına iner ve çok ayrıntılı sorular sorar. Kimileri metot ve standartlarla, kalite ve pazar payı ile alâkalı endişelerini, kimileri de bu projenin tecrübî safhadaki problemlerini ve yaşanacak zorlukları ön plâna çıkarırlar. Bazıları satış ve reklam safhasında yaşanabilecek problemlere dikkati çekerken, bazıları da satış ve pazarlama ağının yapısı ve modeli üzerinde düşüncelerini söyler. Kimileri ise, hiç konuşmalara katılmaz, sessizce projeyle ilgili sunulan dökümanlara, grafiklere ve bilgilere kendini gömer, anlamaya çalışır. Toplantının sonuna doğru bazıları, hemen proje hakkındaki olumlu görüşlerini heyecanla bildirirken, bazıları projedeki aksaklıkları ve muhtemel problemleri tek tek bildirir. Bazıları ise, karar vermek için bu sürenin yeterli olmadığını, kendisinin bütün dökümanları incelemek için en az bir güne ihtiyacı olduğunu söyler, kararını sonraya tehir eder.
Bu gerekçeden dolayı, iş dünyasında kararlar, önce konuyla ilgili kişilerin katılımıyla kurulan ekipler tarafından bir veya birkaç toplantı sonrasında alınır ve alternatif çözüm teklifleriyle birlikte üst yönetime sunulur. Üst yönetim, ağırlıklı olarak problemi tartışmak ve alternatif çözümler üretmek yerine, sunulan çözümleri değerlendirir ve seçer, gerekirse, farklı çözüm arayışlarına da gidebilir. Daha sonra alınan kararlar, her şeye yetkili baş yönetici lider tarafından da takip edilir; uygulamadaki problemlere ânında müdahale edilip sistemin üretkenliği ve akışkanlığı devam ettirilir.
Eğer siz böyle bir ekibe kamu kurumunda veya kamu yararına çalışan üçüncü sektör adıyla bilinen gönüllü kuruluşlara ait bir sistem içinde katılıyorsanız, çok farklı düşüncelerin saatlerce tartışıldığını ve üretime yönelik ortak akıl üretilemediğini göreceksiniz. Sonunda başkanın ve yakın çevresinin teşkil ettiği bir yönlendirme ve müdahaleyle belli kararlara ancak “demokratik merkeziyetçilik” yaklaşımıyla varılır. Görünüşte demokratik, ama gerçekte başkan ve yakın çevresinin istekleri doğrultusunda kararlar alınır. Böylece işler, başkan ve yakın çevresinin yönlendirdiği politikalar çevresinde yönlendirilir ve yürütülür. Ekipteki her kişinin uzmanlığından ve birikimlerinden istenilen seviyede istifade edilemez , yetişmiş insan kaynağı israfı yaşanır. Bu insan kaynağı israfı, otoriteyi sarsmadığı ve genel dengeleri bozmadığı sürece hiç fark edilmez.
Bugün algılama bilimi ve nöropsikolojik bilimler çok iyi şekilde ortaya koymuştur ki, bir kimsenin sahip olduğu kişilik tipi (bandı) motifi, onun algılama ve karar verme, öğrenme ve iletişim kurma, problem çözme biçimini belirlemekte ve sınırlamaktadır. Çünkü insanlar hâdiseleri ve varlıkları olduğu gibi görememekte; kendi kişilik ve benlik kategorilerinin teşkil ettiği pencereden algılamakta, dolayısıyla o pencerenin sınırlamalarına maruz kalmaktadırlar. Kendi benlik ve kişilik penceresinden dünyayı algılamak oldukça rahat ve zahmetsiz olduğu için, çoğu zaman bu pencerenin dışına bile çıkamadan hayatı sürdürürüz. Kişi, farklı kişilik gruplarına ait pencerelerin olduğuna dair farkındalık kazanmışsa, ancak o zaman diğer kişilik ve benlik gruplarının pencerelerinden hâdiselere bakma şansı yakalar ve empati marifeti (kendisini karşı tarafın yerine koyma) kazanabilir. Benzer şekilde biz çevremizdeki her şeyi olduğu gibi duymayız. Kişilik tipimizin işittiği biçime göre işitir ve duyarız. Her bir kişilik tipi dünyayı farklı algılar ve görür. Çok zengin tercihlerle ve güzelliklerle dolu hayattan bir şeyi daha fazla ve ağırlıklı olarak ister, adeta hayattaki o şey onu kendine doğru çeker. Bu o kişinin zaafı olarak bilinir. Kimi insan, insanlarla beraber ve onlarla hemhâl olmaya can atarken, kimisi de insanlardan uzaklaşıp kafasını dinlemeyi ve kitap okumayı tercih eder. Aslında bizi kendine doğru çeken ve adına tutku dediğimiz şeyler, kişilik grubumuzun ana motifine işaret eden sinyallerdir. Kur'ân–ı Kerim'de “... ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık..." (Hucurat Suresi, 13. âyet) diye bir âyet vardır. Bu âyette geçen kabileleri, farklı kişilik gruplarına ait kabileler olarak da anlamak mümkündür. Yine bir başka âyette; “her insan kendi şakilesi (fıtratı, mizacı, karakteri) üzerinde hareket eder. Hangisinin daha doğru olduğunu ise Allah daha iyi bilir” (İsra Suresi 84. âyet) ayeti de herkesin kendine has bir algılama tarzı ve iş ortamında nev'i şahsına münhasır problem çözme ve diyalog kurma biçimi olduğuna işaret eder.
Özel teşebbüste kararların verilme biçimiyle, kamu sektöründe ve akademik çevrelerde kararların verilme biçimi aynı değildir. Çünkü özel teşebbüs, verimlilik ve üretkenlik üzerine kurulduğundan, üretim ve hizmet süreçlerinin beklemeye tahammülü yoktur. Hele sabredelim, zaman içinde çözeriz gibi, zamanın değerini göz ardı eden düşüncelere özel sektörde yer yoktur. Bu açıdan özel sektörde zamanın kıymetini ortaya koymak için özel bir saat geliştirilmiştir. Bu saate bazıları “müessese saati”, bazıları “iş yapma ve üretim saati” adları vermektedirler. Bu saatin mânâsı ve değeri, geçen saniyelerle değil, o saatte yapılması gereken işler ve üretimden sağlanan kazançla o işlerin ve üretimin yapılmadığı zamanda ortaya çıkan kayıp arasındaki fark ile belirlenir. İş yapma ve üretim saatini kullanan insanlar için “zamanın kullanımında anlaşmalar yapılması ve buna sadık kalınması” son derece önemli iken, normal saate göre hayatını geçiren insanlar için böyle zaman anlaşmaları, can sıkıcı şeylerdir. Ama kamu sektöründe, bürokrasi ve hiyerarşiyi korumanın daima üretimden önce geldiği sistemlerde, bu tür düşünceler ve yaklaşımlar çok tabiî karşılanabilir. Özel sektöre kıyaslandığında, akademik çevrelerde, zamanı ve kaynakları aktif kullanma açısından büyük bir serbestlik ve bağımsızlık vardır. Akademisyen projesine para bulmuşsa, kendi küçük dünyasında istediği şeyi yapabilir ve istediği hipotezi test edebilir, kendi çalışma hızında araştırma yapabilir. Akademisyen ferdî olarak üretken ise, kimse onun neyi niçin ürettiğini sorgulayamaz ve istediği konuda araştırma yetkisine sahiptir. Ama aynı akademisyen özel sektörde çalışmak zorunda kalırsa, oyunun kuralları değişmektedir. Çünkü şirketin vizyon ve misyonu doğrultusunda, farklı ekiplerle iş birliği halinde ortak ürünler etrafında çalışma yapmak mecburiyeti vardır. Ayrıca çalışılacak konuların ticarî olarak satın alınabilir ve pazarlanabilir değerlere sahip olması öncelikli kriterlerdir. Bu açıdan şirketlerde farklı bilim dallarından uzman kişiler, bir masa etrafında bir araya gelip, birikimlerini çaprazlayarak, yeni orijinal ürün ve hizmetlerin üretilmesine katkıda bulunurlar. Bunun için de her kişi, ekip toplantıları sonucunda ortaya çıkan ortak akıl ve değerler ışığında tanımlanan projelerde iş bölümüne dayalı araştırmalar yapmak zorundadır. 
İşte yukarıdaki gerekçelerden dolayı, özel sektörde böyle karmaşık ekipler içinde çalışacak olsanız, öncelikle şirketinizin insan kaynakları bölümü, sizi bir seri kişisel gelişim seminerleri eğitiminden geçirir. Bunların başında insanı tanıma sistemi eğitimi, güçlü ve zayıf yönlerinizin ve takım çalışmasında kişilik grubunuzun yapacağı katkıların ne olduğuna dair takım yönetimi dinamikleri, ortak akıl ve değer üretme prensipleri, toplantı yönetimi kaideleri, farklı kişilik ve benlik tipindeki grup dinamikleriyle sağlıklı diyalog gibi kurslara katılmanız sağlanır. 
Bu kurslara katılan kişilere kurs öncesi ve sonrası nasıl bir farkındalık kazandıkları sorusu sorulduğunda genellikle şu cevapları vermişlerdir: “Farklı kişilik gruplarına ait farklı bilim dallarından gelen insanlarla sağlıklı diyaloğun muazzam miktarda bir sinerji ve katma değer ürettiğini fark ettim. Takımın ve ekiplerin kolektif IQ (zekâ katsayısı) değerinin nasıl artacağının yollarını öğrendim. Bunlardan birincisi, her takımın, farklı kişilik gruplarına ait farklı uzmanlık alanlarından kişilerden oluşması gerekmektedir. Aynı kişilik bandına ait uzman kişilerin üreteceği katma değer çok düşük olmaktadır. Yeniliklerin ve buluşların artmasında önemli faktör, farklı kişilik gruplarına ait kişilerin diyaloğunu temin etmek. İkincisi, farklı bilim dallarından insanların takımda yer almasını sağlayarak bilimler arası düşünce çaprazlamaları yaptırmak gerekiyor. Üçüncüsü ise, bu şekilde kurulmuş takımların her bir üyesine, kendi kişilik tipinin ne olduğunu tanıtmak, farklı kişilik tipleriyle nasıl sağlıklı iletişim kurulabileceğinin eğitimini vermek ve herkese takım içi iletişim dinamikleri eğitimi aldırmaktır.”
İnsanın kişilik tipine ait grubu doğru şekilde tesbit edebilmesi için kendi üzerinde gözlem yapması, düşünmesi ve davranışlarını yönlendiren iç arzu ve istek motiflerinin ne olduğunu belirlemesi gerekir. Kişi sadece görüntüdeki tutum ve davranışlara bakarsa, kişilik tipini öğrenmesi oldukça zordur. Çünkü görüntüdeki tutum ve davranışların, ön beynin kontrolünde şuurlu şekilde yapılan tutum ve davranışlar olma ihtimali çok yüksektir.
Gerçekten faal ve tesirli çalışan takımların ve istişare gruplarının teşkil edilmesi isteniyorsa, bunun öncelikli şartı, sadece farklı uzman kişileri bir araya getirmek değil, farklı kişilik gruplarına veya fıtrat motiflerine sahip uzman kişilerden heterojen bir ekip kurulmalıdır. Eğer takım lideri veya kurumun yöneticisi, bu kritik bilginin farkında değilse ve sadece yönetimi kolay olsun diye kendi kişilik grubuyla örtüşen ve tasdik edici kişileri takıma seçiyorsa, takım ve müessese çok uyumlu ve ahenkli olacak, kolay yönetilebilecektir. Ancak o kurum veya takımda verimlilik, yüksek performans, mucidlik, yenilik ve orijinalite çok az seviyede gözlenecektir. Çünkü farklı kişilik tiplerini yönetmek, onların farklılığını zenginliğe dönüştürmek çok zor ve merkeziyetçi otoriteyi rahatsız ettiği için, bu değerleri sisteme katan farklı kişilik gruplarından oluşan heterojen ekip motifi, çoğu zaman göz ardı edilmektedir.
Kişilik bandları farklı liderlerin, liderlik tarzları da farklı farklıdır. Her bir kişilik grubu, liderliğin bir boyutunu daha çok ön plâna çıkarır. Bir Churchill’i, Hitler’i, Gandhi’yi, Atatürk’ü, Turgut Özal’ı ve Süleyman Demirel’i düşünün. Aralarındaki icraat farklılıklarının % 60’ının onların kişilik grubu motiflerindeki farklılıktan kaynaklandığını göreceksiniz. Benzer şekilde dört halifenin (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (ra)) hayatını ve icraatlarını hatırlayınız. Birbirinden farklı güzellikleri yansıtan icraatların onların kişilik grubu motiflerinden (fıtratlarından) kaynaklandığını görürsünüz. Bu yüzden günümüzde temsiliyeti yüksek, küllî (bütüncül) ve evrensel lider, tek bir şahısdan değil, farklı liderlik özelliklerini taşıyan şahısların bir araya gelip oluşturdukları şahs–ı maneviden veya kolektif şuura dayalı liderlik ve şurâdan ortaya çıkar. Bu hakikatten dolayıdır ki, en verimli üretken ve yenilikçi takım ve kurumlar, farklı kişilik kümelerine sahip uzman kişilerin bir araya getirilmesiyle tesis edilenlerdir. Her bir kişilik grubu motifi, toplam küllî gerçekliğin sadece bir kısmını algılayabilir, görebilir ve duyabilir. Tamamına yakınını algılamak, görmek ve işitmek için, farklı kişilik grubu motiflerinden oluşan takımlar (danışma heyetleri) şeklinde çalışmak mecburiyeti vardır. İstişareler ve fikir alışverişleri, aynı kişilik grubuna sahip 5–10 kişiyle değil, hadiselerin farklı boyutlarını görebilen farklı kişilik tiplerine sahip uzman kişilerle yapılmalıdır ki, hak ve hakikate saygılı kalınabilsin, başarısızlıklar azaltılsın, verim yükseltilebilsin. Peygamberimizin “ümmetimin ihtilafı rahmettir” şeklindeki hadisleri, hâdiselerin farklı yönlerini algılayan ve seslendiren farklı kişilik gruplarına sahip insanların fikirlerinin çarpıştırılmasının gerekliliğine işaret ediyor olmasın? Kısacası varlık ve olayların 360 derecelik küllî gerçekliğini algılama kabiliyetimiz yoktur. Her şeyi kendi kişilik ve benlik tipinin sağladığı zâviye ve pencereden seyreden insanoğlunun bilgisi ve derinliği sınırlı kalmaktadır. Bu sınırlılık ve darlık, ancak kolektif zekâ, kolektif şuur ve kolektif çalışma ve işbirliğiyle aşılabilir. Bu gerçekten dolayıdır ki, önümüzdeki yıllarda, kolektif akla, kolektif şuura ve kolektif çalışmaya verilen ehemmiyet ve değer daha çok artacaktır. Kolektif çalışmadan üretilen sinerji, bereket ve katma değer de, farklı kişilik grubu motiflerinin üstün yanlarının ve farklılıklarının ne ölçüde dikkate alınıp, saygı duyulduğuna bağlı olarak artacak veya azalacaktır. Kişi bu hakikatlerin farkına varmadığı, varsa bile ona uygun tutum ve davranışlar geliştirmediği ölçüde, kendi kişilik ve benlik hapishanesinden çıkamayacak, diğer kişilik ve benliklerin güzelliklerini ve bakış açılarını anlayamama problemi yaşayacaktır. Belki daha da kötüsü, ekip ve kurumdaki farklı kişiliklerin güzelliklerinin hayata taşınmasına ve gelişmesine kendi benlik penceresinden ürettiği haklı gerekçeler ışığında engel olacaktır. Bu tip psikobenlik kaynaklı rahatsızlıklardan kurtulmanın yolu, “beni bana sorma, bir ben vardır benden içeru” diyen Derviş Yunus’a kulak vermekten, kişinin kendini bilip tanımasından, zaaflarının üstesinden gelmekten ve benliğini “biz havuzunda” eritmekten geçmektedir. 


Kaynaklar:
Robert W. Wallace (2001).Making Teamwork Work: The Importance of Diverse Psychological Types. HMS BEAGLE. September 28, Issue 111. http://news.bmn.com/hmsbeagle/111/notes/adapt/
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/farkli-kisilik-gruplarinin-takim-calismalarindaki-yeri.html

17 Mart 2013 Pazar

Çanakkale’nin hatırlattıkları


Onun küçüğü dedem Abdullah Çavuş Filistin, Şâm bölgesinde savaştı. Onun küçüğü Rasih amcam da Kanal Savaşı’nda bulundu... Daha sonra da İstiklâl Savaşı’nda da askerlik devam etti; İstiklâl Madalyaları aldılar. Nedense bunlar içinde Çanakkale direnişinin yeri ayrıdır. Çanakkale’nin hatıraları hiç bitmez!.. Zihinlerde yer etmesi için, bir öğretim üyemizin geçtiğimiz sene ortaya koyduğu tesbitleri Anadolu Ajansı’na dayanarak aktarmaya çalışacağım:
Çanakkale Savaşları’nda esir düşen ve Türk askerinin misafirperverliği sayesinde hayatta kalan Avustralyalı subay, savaştan 30 yıl sonra geldiği Türkiye’de misafir olduğu evde, duvara asılı resmi görünce bir hayli şaşırır, çünkü, o resimdeki kişi, kendisini esir alan 57. Alay’ın Komutanı Hüseyin Avni Bey’den başkası değildir.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Muhammet Erat geçen sene AA muhabirine yaptığı açıklamada, Çanakkale Kara Savaşları sırasında çok ilginç olayların yaşandığını söyledi.
Bu ilginç olaylardan birinin, savaşın bitmesinden yaklaşık 30 yıl sonra, Çanakkale’yi ziyaret etmek isteyen bir subayın anlatımıyla ortaya çıktığını dile getiren Erat, “Bu subay, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Tekin Arıburun’un babası 57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey’in esir aldığı subaylardan birisidir. Arıburun, savaştan 30 yıl sonra da bu subayı tesadüfen misafir etmiştir.” dedi.
1945 yılında eşiyle birlikte Çanakkale’deki savaş alanlarını gezmeye gelen Avustralyalı subayın, o yıllarda savaş alanlarının yasak bölge olması dolayısıyla, izin almak için Genelkurmay Başkanlığı’na müracaat ettiğini ve kendisine, Hüseyin Avni Bey’in oğlu Arıburun’un yardımcı olduğunu belirterek, ‘’Tekin Arıburun, o günlerde Genelkurmay Başkanlığı’nda Hava Dairesi komutanıdır, aileye 3 gün izin alır. Arıburun, Avustralyalı aileye, Çanakkale’yi gezdikten sonra Ankara’da evinde onları misafir etmek istediğini söyler.’’ diye konuştu. Tekin Arıburun’un, babası şehit düştüğünde 8 yaşlarında olduğunu kaydeden Erat, Avustralyalı subayın, Paşa’nın evine konuk olmasıyla yaşanan olayı şöyle aktardı: “Anzak subayı, 3 gün sonra eşi ile Çanakkale’den Ankara’ya döner. Tekin Paşa onları karşılar ve evine götürür. Misafirleri salondayken ikramda bulunmak üzere mutfağa gider. Her şeyden habersiz olan Tekin Paşa, salondan İngilizce ‘Bu komutan bizi esir almıştı’ cümlesini duyar. Duvarda babasının üniformalı resmi bulunmaktadır. Tekin Paşa, 30 yıldır babasının arkadaşlarından savaşta yaşananları dinlemektedir: ‘Çıkarmadan sonra esir alınan iki Anzak subayı 57. Alay Komutanı Avni Bey’in çadırına getirilir, tir tir titremektedirler. Alay Komutanı bilgi alabilmek için onlara ikramda bulunur. Onların üzerinden tabanca, dürbün, İncil gibi eşyaları alınır, başka hediyeler verilir. Titremeleri yine de devam etmektedir.’ Bu anlatılan hatıralar Tekin Paşa’da canlanır. Hemen salonda bulunan bir dolaptan fildişi kaplı İncil’i, tabancayı ve dürbünü çıkarır. Misafir, eşyalarını görünce şaşırır. Tekin Paşa ‘Babamın çadırında neden saatlerce tir tir titrediniz’ diye sorar. Misafir subay, ‘Bakın bugün hayattayım. Diğer arkadaşım da Avustralya’da yaşamaktadır. Babanız bize misafir gibi muamelede bulundu. Bugünümüzü ona borçluyuz. Çadırında bu asil muameleden sonra hicap duydum, bizzat babanıza söyleyemedim, fakat bizi esir alanlara işaretle anlatmıştım. Şimdi size burada anlatıyorum. Çıkarmadan bir gün önce Limni Adası’nda bizlere hitap eden ordu komutanı ‘Sakın Türklere esir düşmeyin, ölene kadar çarpışın. Türkler yamyamdır, sizi yerler’ dedi. Bizler de, o gün çadırda yeneceğimiz saatleri bekliyorduk. Ancak, Türklerle harp etmekle asil bir milleti yakından tanımış ve vatanları için ne büyük fedakarlıklara katlandıklarını görmüştük.” der...
http://www.zaman.com.tr

12 Mart 2013 Salı

Saçların beyazlaşmasını önleyen hap geliyor mu?


Bilim adamları ve kozmetik şirketleri saçların beyazlaşmasını önleyen hap geliştirmek için yoğun bir şekilde çalışıyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar ile saçlarımızın nasıl beyazlamaya başladığı belirlendi. Ancak bu beyazlaşmayı tersine çevirecek bir yol bulunamadı.
Forbes dergisinde yayınlanan habere göre, son 3 yıldır saçların beyazlaşmasını önlemek için bir ilaç konsepti geliştiriliyor. İlk olarak 2009 yılında FASEB(Amerikan Deneysel Biyoloji Dernekleri Federasyonu ) tarafından İngiltere’de yayınlanan araştırma, saç pigmentlerinin kaybını yöneten bir mekanizmayı ortaya çıkardı.
İngiltere’de Bradford Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar, birikmiş ve uzun süren oksidatif stresin saç foliküllerinde aşırı hidrojen peroksidin üretimine neden olduğunu tespit ettiler. Kısaca, saçların dipten uca doğru nasıl beyazlaşmaya başladığını tespit ettiler. Buna göre,  hidrojen peroksit üretimi melanin (saça sarı, kızıl, kahverengi rengini veren pigment) üretimini engellemeye başlıyor.
Bu sürecin altında yatan ise kilit enzimler üzerinde oksidatif stresin ve folikül hasarının etkilerini içeren bir dizi karmaşık kimyasal mekanizmadır. Birincisi katalazdır (hidrojen peroksiti bozan enzim.) Katalaz seviyesi insanlar yaşlandıkça düşüyor ve hidrojen peroksidin kontrolsüz bir şekilde birikmesine izin veriyor.
Diğer 2 enzim ise MSR A ve B olarak bilinen hasarı onarmak için saç foliküllerini hareket geçiren enzimlerdir. Ancak bunların seviyesi de yaşlandıkça düşüyor. MSR A ve B olmadan, vücut yeterli miktarda tirosinaz olarak bilinen enzimi üretemiyor. Bu enzim de doğrudan melanin üretimiyle ilgilidir.
Katalaz, MRS A ve B ile tirosinaz seviyesini artırmayı amaçlayan ilaçlar ve gıda takviyelerinin geliştirilmesi için ilaç üreticilerine yeni imkanlar doğdu. Bütün bu araştırmaların ardından büyük kozmetik şirketlerinden  birinin saç dökülmesini önleyeceğini iddia eden ilacını 2015 yılında piyasaya çıkaracağı iddia edildi. İlacın tirosinaz ile bağlantılı TRP-2 proteini üretimi üzerinde etkili olacak.
Daha küçük firmalar ve gıda takviyesi üreticileri harekete geçti bile. Online satış kampanyaları düzenliyorlar ve sağlıklı gıda reyonlarında yeni ürünlerini piyasaya sunuyorlar. Her gün daha fazla katalaz temelli yeni bir gıda takviyesi piyasaya çıkıyor.
Peki, bunlar gerçekten işe yarıyor mu?
Uzmanlar bunu söylemenin zor olduğunu açıklıyor. Bu ilaçlar faydalı olabilir, ancak bunların yan etkileri kanıtlanmalı. Bazı uzmanlar, enzimleri doğrudan almak yerine vücudun katalaz, MSR A ve B ile tirosinaz üretmek için kullandığı çinko ve selenyum gibi minerallerin daha etkili olabileceğini iddia ediyorlar. Katalaz ıspanak, avokado ve ciğerde bol miktarda bulunuyor. Bu nedenle daha doğal bir yaklaşım için beslenmenize bu yiyecekleri eklemeyi denemelisiniz...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_saclarin-beyazlasmasini-onleyen-hap-geliyor-mu_2063706.html  

10 Mart 2013 Pazar

Kusma ile ilgili bilinmeyen gerçekler!

İnternet üzerinden yapılmış bir ankette, "Sizi en çok rahatsız eden ses nedir?" sorusuna verilen "kusma sırasında çıkan ses" cevabı en yüksek puanı almış. Kusmanın belki de hepimizin yaşadığı tatsız tecrübelerden biri olması, bu neticeyi getirmiş olabilir. Bununla beraber, kusmak sebepsiz ve faydasız değildir.

İnsanın en önemli reflekslerinden biri olan kusma; mide ve bağırsak muhteviyatının kuvvetli kasılmalarla ağız ve burun yoluyla dışarı atılması hâdisesidir. Önemli bir uyarıcı olan kusma; kafa içinde basınç artmasıyla seyreden beyin kanamaları veya tümörlerinde, idrar yolu enfeksiyonlarında, şeker komasına doğru ilerleyen kan şekeri seviyelerinde ve bağırsak tıkanıklıklarında ilk bulgulardan birisidir. Kusma sayesinde gerçek rahatsızlık ortaya çıkartılabilir.

Kusma sayesinde vücuda alınan zararlı yiyecek ve içecekler hızla dışarı atılır; böylece kusma sözkonusu maddelerin zararlarının en aza inmesine vesile olur. Zehirli bir gıda maddesi veya alkol alımı sonrası gelişen kusma, zararlı maddelerin dışarıya atılmasını sağlayarak doğrudan tedaviye katkı sağlar. Gebelikte östrojen ve progesteron hormonu değişiklikleri, beyin sapındaki "kemoreseptörleri aktive edici bölgenin" hassasiyetini artırarak, kandaki çok az miktardaki toksinlerin (zehirlerin) fark edilmesini sağlar. Beynin bu bölgesi, kanda bulunan toksinin farkına vardığında, bulantı ve kusma hislerini harekete geçirir. Bu konuya, 1995 yılında, ilk dikkat çeken, Margie Profet (The University of California at Berkeley), olmuştu. Bu araştırmacı, aşermenin, insan bedeninde mu'cizevî bir şekilde geliştirilen yeni canlıyı muhtemel tehlikelerden sakınmaya müteveccih İlâhî bir rahmet mekânizması olduğunu ve cenini gıdalardaki tabiî toksinlerden koruduğunu öne sürmüştü. Kusma, yolculuk ve migren gibi hastalıklara da eşlik edebilir. Bazen kötü kokular veya aşırı korku gibi psikolojik faktörler de kusma ile neticelenebilir.

Ancak tekrarlaması ve alışkanlık hâline gelmesi durumlarında, gerek vücutta sıvı ve elektrolit kaybına sebep olmasıyla, gerek yemek borusu, boğaz, ağız ve dişler gibi kusma muhteviyatının geçtiği bölgeleri tahriş etmesiyle, kendisi de ek problemlere sebep olabildiğinden, dikkatli olunmalıdır. Ayrıca bazı zehirlenmelerde hastanın kusturulması mahsurlu da olabilir. Petrol ürünlerinin, ev temizliğinde kullanılan hipoklorit, amonyak gibi yakıcı kimyevî maddelerin ağızdan alınmasıyla gelişen zehirlenmelerde, hastalar kusturulmamalıdır. Çünkü petrol ürünleri, akciğerlere kaçarak kimyevî kaynaklı akciğer enfeksiyonu gelişmesine ve yakıcı kimyevî maddeler çıkarken temas ettiği dokularda ikinci defa yanık meydana gelmesine sebep olabilir.

Vücudumuzda yerleştirilmiş bütün mekanizmalar gibi kusma da, belli bir plân ve program dâhilinde gerçekleştirilir. Bu esnada vücutta harika bir koordinasyon sergilenir. Beyinde bulunan kusma merkezi, bu koordinasyonu sağlamakla vazifelidir.

Kusma öncesi ağız içindeki tükürükte ve burun salgılarındaki hızlı artma; bir adım sonra bu yollardan atılacak yüksek asitli mide muhteviyatının vereceği zararı azaltan bir tesir gösterir. Meselâ bu salgı artışı, diş minelerinin korunmasına vesile olur. Normalde bir gıda maddesinin ulaşmasıyla ince bağırsaklardan kalın bağırsaklara doğru gerçekleşen itme hareketi, tersine dönerek ince bağırsaklardan mideye akım olur. Bu sırada mide-bağırsak geçişini sağlayan bir kapı hükmündeki kaslar gevşeyerek açılır; böylece bağırsak muhteviyatı midede birikir. Kusma öncesi derin nefes alıp vermeler, kusma sırasında nefes ihtiyacını azaltır; ses tellerinin birbirine yaklaşarak nefes yolunu kapatması sayesinde de kusulan mide muhteviyatının akciğerlere kaçması (aspirasyon) zorlaşır. Bu mekanizmalar olmasaydı, her kusma bir felaketle neticelenebilirdi. Kapanan ses tellerine rağmen, nefes alma gayreti ile göğüs kafesinde negatif basınç, karın kaslarının kasılmasıyla da karın içinde pozitif basınç ortaya çıkar. Mide muhteviyatının kolayca dışarı atılması için yüksekten alçağa doğru basınç oluşur. Kusmanın hemen öncesi, mide-bağırsak geçişini sağlayan kapının kasları kasılarak kapanır. Yemek borusu-mide geçişini sağlayan kapının kasları gevşeyerek açılır. Böylece kusulacak muhteviyatın, ince bağırsaklara kaçmadan, yemek borusu yoluyla atılmasına imkân sağlanır. Kusma tamamlandıktan sonra, karındaki kasılmaların ortadan kalkması ve kana salgılanan endorfin sayesinde, insanda genel bir rahatlama hissi oluşturulur.

Netice olarak, kusma zâhiren sevimsiz görünse de, vücudumuzda gerçekleşen bütün hâdiseler gibi, ince bir sanatın ürünüdür. Şafi-i Hâkim'in hiçbir şeyi abes yaratmadığının delillerinden birisi olan kusma, bize bahşedilen büyük bir nimettir.


Kaynaklar

-Sickening sounds - research to make your ears cringe. University of Salford. January 28, 2007.

-Lunsden, K, and Holden WS. The act of vomiting in man. Gut 10: 173-179, 1969

-Margie Profet (1995) Protecting Your Baby-to-Be: Preventing Birth Defects in the First Trimester. Reading, MA: Addison-Wesley. ISBN 0-20140768. pp. viii + 312.

-Flaxman, S.M. and P.W. Sherman 2000. Morning sickness: A mechanism for protecting mother and embryo. Quarterly Review of Biology June 2000. 75:1-36.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/kusma-nimeti-mart-2013.html

7 Mart 2013 Perşembe

Tırnaklarınız sağlığınız hakkınızda ne söylüyor?


Bugüne kadar tırnaklarınızdaki renk ya da görünüş değişikliğini hiç dikkate aldınız mı? Büyük ihtimalle tırnaklarınızın sağlığınız hakkında ipuçlarını ortaya çıkardığını bilmiyorsunuz. 
Tırnaklarınızdaki beyaz lekeler, pembelikler veya tümsekler vücudunuzdaki bir hastalığın belirtisi olabilir. Karaciğerinizdeki, akciğerinizdeki ya da kalbinizdeki sorunlar tırnaklarınızda kendini gösterebilir.
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_tirnaklariniz-sagliginiz-hakkinizda-ne-soyluyor_2060844.html

6 Mart 2013 Çarşamba

Yalnızlığın Biyolojik, Psikolojik ve Sosyolojik Temelleri

Yalnızlık, kişinin yakınında iç âlemini paylaşacak kişi veya kişileri bulamadığında ortaya çıkan bir durumdur. İnsan, zaman zaman kısa süreliğine yalnız kalmak isteyebilir. Kısa süreli olduğunda, uyum sağlamaya vesile olan yalnızlık, kronik hâle geldiğinde, insan sağlığına zarar vermeye başlar. Bundan dolayı yalnızlık, iki yüzü keskin bir kılıca benzer. Yalnızlığın kendisinden ziyade, tecrübe edilme süresi ve şiddeti; iyi veya kötü yanını belirler. Yalnızlığın şiddeti; kişinin sosyal çevresi ve bağlantıda olduğu insan sayısıyla değil, kişinin iç dünyasında hissettikleriyle ölçülür.

Modern toplumlarda yalnızlık, disiplinler arası önemli bir araştırma sahasıdır. Çünkü "yalnızlık" giderek yaygınlaşan ve sağlığımızı tehdit eden bir risk faktörüdür. Günümüz toplumlarında yalnızlık hissinin giderek artan nispetlerde yaşanmasının sebeplerinden biri, göçler ve hızlı değişmelerle insanların alıştığı sosyokültürel çevreden kopmasıdır. Sosyal bağların zayıflaması veya kopması neticesinde, yalnızlık hissi daha yoğun ve sık yaşanmaktadır. Meselâ Amerika Birleşik Devletleri'nde, 2006 yılı kayıtlarına göre 29 milyon kişi yalnız yaşamaktadır. 1980 yılı kayıtlarıyla kıyaslandığında, yalnızlık oranlarındaki artış % 30 civarındadır. Bir başka çarpıcı tespit ise, şahsî meselelerini kimseyle paylaşmak istemeyen ve diğer insanlara güven duymayanların yüzdesi, 1985-2004 arasında % 10'dan % 25'e çıkmıştır.

Günümüz toplumlarında, sosyal izolasyon (tecrid) ve yalnızlık; sigara ve şişmanlık gibi sağlığı tehdit eden önemli bir risk faktörüdür. Son nörobiyolojik ve klinik araştırmalar, kronik yalnızlığın kalb-damar, bağışıklık ve sinir sisteminde menfî değişikliklere sebep olduğunu gösteriyor. İç dünyasında yalnızlık yaşayan kişilerin damarlarında kasılma ve direnç, yaşamayanlara nispeten çok daha fazladır. Daralan ve büzüşen atardamarlar, tansiyonun yükselmesine yol açar. Yükselen tansiyon, kalbin daha hızlı atmasına, neticede kılcal damarların aşınmasına ve yırtılmasına sebep olur. Epidemiyolojik çalışmalar da, sosyal olarak yalnızlık hissi yaşayanların daha kısa ömürlü olduklarını; enfeksiyon, kalb-damar hastalıkları, depresyon gibi sağlık problemlerine yakalanma risklerinin arttığını göstermektedir.

Araştırmalar, kişilerin geniş sosyal çevreye ve bağlantılara sahip olsalar da, iç dünyalarında yalnızlık yaşayabildiklerini ortaya koymuştur. Kişinin sosyal çevresi, toplumdaki statüsü, itibarı, malı-mülkü, sadece lojistik birer destek fonksiyonu görmekte, kişinin yalnızlık duygusunu hissetmesine doğrudan mâni olamamaktadır. Bilhassa mâneviyatı zayıf olanlar ve gönül dünyalarında derin boşluklar bulunanlar, kendilerini derin bir yalnızlık duygusuna kaptırmaktadır. Bu kişiler, maruz kaldıkları olumsuzluklar karşısında gönül dünyalarında bir dayanak bulamadıklarından derin bir yalnızlığa maruz kalırlar.

Genetik termostat ve yalnızlığın aktivasyonu
İnsan beyninde, yalnızlık hissinin oluşmasında rol alan ve âdeta bir termostat gibi çalışan beyin bölgeleri vardır. Bu bölgelerin temel bilgisi, genlerden geldiği için, bunlara genetik termostat denilmektedir. Anne ve babamızdan aldığımız genetik mirasla, beyinde inşa edilen bu genetik termostat, değişik uyaranlara vereceğimiz cevabın aralığını belirler. Sosyokültürel faktörler, bu genetik termostatın işleyiş derecesini ve süresini belirler. Bu termostatın çalışma ayarları, kişinin yaşadığı sosyokültürel çevresi ve genetik mirasıyla ilgilidir. Büyük ölçekte çocukluk döneminde şekillenen bu ayarlar, yalnızlık hissinin eşiğini ve şiddetini belirler. Diğer bir ifadeyle, yalnızlığın vereceği ağrı ve acının seviyesi, kişinin genetik termostatıyla alâkalıdır. Bazı genetik yapılarda, termostatın aktivasyon ayarları düşük; bazılarında da yüksektir. Bundan dolayı, sosyal izolasyon uyaranlarının şiddet ve dozuyla bağlantılı olarak yalnızlık hissi, her insanda farklı derecelerde yaşanır. Yalnızlık kısmen genetik elementlere sahip olsa da, tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Yalnızlık hissini yoğun yaşayan kimselerde gözlenen özelliklerin yarıya yakını genetiktir. 8.683 ikiz üzerinde yapılan bir yalnızlık araştırması, genetiğin % 37 nispetinde tesirli olduğunu göstermiştir. Özetle bizi hayata bağlayan sosyal çevreden ayrılış ve kopuş genetik termostatın ayarlarına bağlı olarak, her kişide değişen derecede acılar yaşatır. Bu yüzden her farklı mizaçta, yalnızlık hissinin yaşanması da çok farklı olabilir.

Yalnızlığın biyolojik sisteme tesirleri
Bedenimizin verdiği her bir uyarı (ağrı ve acı dâhil) önemli mesajlar ihtiva eder. Nasıl ağrı ve acı sinyalleri, bedenimizde bir şeylerin yanlış gittiğine dâir mesajlar veriyorsa, yalnızlığın yoğun yaşandığı kritik noktalara ulaşıldığında da, vücudumuz alarm sinyalleri verir. Yalnızlık duygusuna eşlik eden kaygı ve fizyolojik değişiklikler, sosyolojik bağların zayıfladığına dâir önemli ikaz sinyalleridir. Bu sinyaller, tutum ve davranışlarımızı hayatımızı koruyacak yönde değiştirmemiz gerektiği konusunda bizleri uyarır.

Yalnızlığı iç âleminde derinden yaşayan kimselerde, stresin moleküler belirteçlerinde (tükrükte kortisol, idrarda adrenalin seviyelerinde) mânâlı artışlar gözlenmiştir. Ayrıca bedenin savaş-kaç cevaplarının koordinasyonundan vazifeli sempatik sinir sisteminin aktivasyonunun arttığı ve kaç-uzaklaş merkezinin devreye girdiği tespit edilmiştir. Çünkü bu kimselerin beyni, "Bir tehlike var, acilen oradan uzaklaş!" mesajı üretir. Bu mesaj, vücudun diğer kısımlarım da, sanki bir tehlike varmış gibi tetikte tutarak, biyolojik, psikolojik ve zihnî yıpranmayı artırır. Bu yüzden yalnızlığı kronik olarak yaşayan kimselerin uyku kaliteleri düşüktür. Uykudan yorgun ve bitkin kalkarlar. İnsanı dinlendiren, neşelendiren faaliyetlerden, diğer insanlara göre daha az haz duyarlar. Tatmin ve mutlu olma dereceleri düşüktür. Yaşama sevinçlerini kaybetmeye başlarlar.

Yalnızlığı yüksek derecede yaşayan ve yaşamayan kişilerin bağışıklık sisteminde rol alan genlerden protein yapılma (transkripsiyon) ve bunların aktivasyon dereceleri karşılaştırıldığında, mânâlı farklılıklar tespit edilmiştir. Bilhassa iltihaplanmayı (inflamasyonu) tetikleyen genlerin aktivasyonunda artış; iltihaplanmayı engelleyen genlerin sentezinde ise azalma gözlenmiştir. Ayrıca bu kimselerde, viral enfeksiyonlara karşı vücudu müdafaa eden genlerin sentezinde ve aktivasyonunda belirgin bir azalma tespit edilmiştir. Saha çalışmaları ve anket neticeleri, sosyal olarak tecrid edilmiş kişilerin ve yalnızlık hissi yaşayanların, virüs kaynaklı enfeksiyonlara (grip, HIV gibi) daha yatkın hâle geldiklerini ve kalb-damar hastalıklarına yakalanma risklerinde artış olduğunu göstermektedir.

Yalnızlığın yoğun hissedildiği durumlarda, kaygı ve endişe hissi tetiklenir. Bu duruma beyin, amigdala bölgesinin aktivasyonu-nu artırarak cevap verir. Çünkü amigdala bölgesi, beynin tehlike ve risklere karşı duyarlı bir alarm sistemi gibi çalışır. Sosyal desteklerin varlığı ve bunun insanlar tarafından algılanması, amigdalanın sosyal riskleri ve tehlikeleri nasıl değerlendireceğini ayarlar ve en uygun cevabı üretir. Kişinin gereksiz bir şekilde kaygı-endişe üretmesi, amigdalanın uyarılma eşiğiyle ve uyaranın şiddetiyle alâkalıdır. İnsanlara öfkeli, kızgın veya ürkütücü yüz fotoğrafları gösterildiğinde, beynin amigdala bölgesi hızlı şekilde uyarılır ve aktifleşir. Amigdalanın aşırı uyarılması, sosyal etkileşimi ve desteği yetersiz, yalnız büyüyen veya gelişim çağında yalnızlık yaşayan kimselerde daha çok gözlenir.

Beynin öğrenme davranışında rol alan ödül merkezi (ventral striatum bölgesi), yemek veya para gibi ödüllerin yanı sıra sempati gibi sosyal tutumlarda da aktifleşir. Bu bölgenin aktivasyon derecesini ölçmek için, Şikago Üniversitesi'nde (ABD) yapılan bir araştırmada, yalnızlık hissini yoğun yaşayan bayan 23 üniversite öğrencisinin beyin fonksiyonları, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme tekniğiyle incelendi. Bu incelemede, deneklere gülen, neşeli yüz ve mimiklere sahip yüzlerce insan fotoğrafı gösterildi. Bu bulgular, yalnızlığı yoğun yaşayan kimselerde, ödül merkezinin aktivasyonunda çok belirgin bir azalma olduğunu ortaya koydu. Yani yalnızlık duygusunun yoğun bir şekilde yaşanması, kişinin ödül merkezini kilitleyerek, onun hayattan zevk almasını, mutlu olmasını engellemekte ve kişinin endişeli, evhamlı, hüzünlü, kederli, bütün yaşama sevincini kaybetmiş bir ruh hâline girmesine sebep olmaktadır.

Yalnızlık hissinin yoğun yaşanması, beynin ön bölgesini de (prefrontal korteks: iradî-şuurlu kontrol bölgesi) etkiler. Bu bölge, güdü ve dürtülerle tetiklenen yeme-içme gibi şehvetle bağlantılı davranışlara bir sınırlama getirerek, fren mekanizması görür. Saha ve anket araştırmaları, sosyal ağları ve etkileşimleri zayıf olan kimselerin, kötü beslendiklerini, daha çok alkol almaya ve daha az spor yaparak hareketsiz bir hayat sürmeye eğilimli olduklarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca yalnızlığı yoğun hisseden kimseler, lâboratuvar ortamında yapılan prefrontal korteks aktivasyonunu gerektiren yönetici kontrol testlerinde düşük başarı göstermişlerdir. Yani bu kişilerin ön beyinleri yeterince hızlı aktive olmamakta ve bu da başarısızlığa yol açmaktadır.

Yalnızlık duygusunu yoğun yaşayan kimseler, stresli şartlar altında daha fazla hissî gel-gitler yaşarlar. Duygularını kontrol etmede çok zorlanırlar. Bu yüzden aşırı alınganlık ve kırılganlık gösterip, sonunda problemli bir kişilik hâline gelirler. Tanışıp konuştukları insanlar hakkında, kolayca kötü izlenimler oluştururlar. Çünkü topluluk içinde iken, negatif ipuçlarını algılamaya daha çok yatkındırlar. Sosyal etkileşimleri, pozitiften ziyade negatif mânâda yorumlamayı tercih ederler. Bunu doğrulayan çalışmalar yapılmıştır. Bir araştırmada insanların his-düşünce dünyalarını ifade eden kelimeler renklendirilmiş ve bu renkli kelimeler bilgisayar ekranından belli bir hızla geçirilmiştir. Yalnızlığı hem yoğun hisseden hem de hissetmeyen kimselere ekrandan geçen bu kelimelerin renkleri sorulmuştur. Yalnızlığı yoğun hisseden kimseler, "izole edilmek, tecrid, reddedilmek, dışlanmak" kelimelerinin renklerini ifade ederken, duraklama ve gecikme yaşamışlardır. Yalnızlığı yoğun yaşamayan kimseler ise, bu kelimelerin renklerini gecikme olmadan söylemişlerdir. Bu deney neticeleri, insan beyninin sosyalleşmeyi azaltan yoğun yalnızlığın yaşanmasına karşı, alarm verecek şekilde yaratıldığını göstermektedir.

Araştırmalara göre, sosyal paylaşım ağlarındaki (facebook, twitter, Google+ gibi) gruplarda yer alan insanlar arasında yalnızlık hissini yaşama nispetlerinde artış gözlenmektedir. Bu ağlardaki kişiler, ağla teması bıraktıklarında, yalnızlık hissini daha kolay yaşamaktadır. Sosyal etkileşim ortamları, hem olumlu hem de olumsuz duygu ve düşüncelerin insanlara aktarıldığı ve bulaştığı yerlerdir. Ayrıca sosyal ağlarda insanlar yalnızlık hissini yaşama durumunu daha kolay ifade etme imkânı bulduğundan, yalnızlık hissinin bulaşması da kolaylaşmaktadır. Nasıl sigara gibi kötü alışkanlıklar, sosyal çevrelerde kolay kazanılıyorsa, sosyal çevrelerde "yalnızlık hissine kapılmak da" kolayca yayılmakta ve bu hissi yaşayanlar kendi aralarında sanal gruplar oluşturmaktadır. Ayrıca insanoğlu, topluma ayak uydurma psikolojisine sahip olduğundan, yalnızlık hissi ve kültürü de bulaşıcı bir hâle dönüşmektedir.

Sosyal bağlar ve etkileşimler, insanın diğer insanlara açık olmasını ve insanların size ulaşılabilirliğini sağlar. Bu açıklık ve erişilebilirliği en faydalı hâle getirme, hem kolay hem de zor, hem basit hem de karmaşıktır. Çünkü insan tabiatı, bazen inzivaya çekilerek yalnız kalmayı, Allah'la baş başa olmayı, bir nefis muhasebesi yapmayı istediği gibi, bazen de insanlarla beraber olmayı, onlarla duygu, düşünce alışverişinde bulunmayı ister. Onun âdeta bir yay gibi iki uç arasında dinamik salınıma ihtiyacı vardır. Bu iki ihtiyacın salınım frekanslarını öğrenmek ve kontrol etmek, hayatımızı en iyi şekilde yönetebilmeyi öğrenmek demektir.

Her sosyal izolasyon veya yalnızlık hissi, herkeste aynı tesiri yapmadığından, kişi kendi mizaç ve kişilik motifinde saklı genetik termostatının ayarlarını, eşik değerlerini bilmeli ve kendi rahat ve güvenli bölgesinde kalmaya gayret etmelidir. Her insanın tabiatında duygu, düşünce, tutum ve davranışlarını ifade ederken kendini stres altında veya rahat hissettiği bölgeler ve aralıklar vardır. Benzer şekilde her insan için, yalnızlık hissinin daha kolay yaşandığı bölgeler ve eşik değerler farklı farklıdır. Ters açıdan bakarsak, her insanın sağlık ve mutluluğuna katkı yapacak, huzurunu devam ettirecek sosyal bağlantı miktarı ve etkileşim ihtiyacı değişkendir. Kişiye en uygun yalnızlık derecesi ve süresi, parmak izi gibi kişiye hastır.

Yalnızlık hissi nasıl tedavi edilir?
Yalnızlığın tedavi metotlarından biri; kişinin hâdiselere bakışını, niyetini, farkındalığını ve yorumlama paradigmalarını değiştirmektir. Bir başka deyişle, kişinin dikkat, algı ve yorumlarını negatiften pozitife çevirerek, hâdiselerin olumlu yönleri görmeye odaklanmalarını sağlamaktır. Zîrâ "Güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır." ve "Olumlu düşünen, hayata pozitif bakar." prensipleri, insan hayatı için son derece önemlidir. Çünkü bunu kavrayan ve hayata geçiren insanlar, mutluluğun önemli bir anahtarını elde etmiş olurlar ve yaşama sevincini diğer insanlara göre çok daha iyi hissederler.

Sağlığa zarar veren yalnızlık hissini daha az yaşamanın veya hiç yaşamamanın gerçek ilâcı; kalb ve aklın Allah inancıyla, marifetiyle ve muhabbetiyle dolmasıdır. Dostlar ve dünyevî meşgaleler, en fazla kabir kapısına kadar insanı rahatlatır. Sosyal olarak tecrid edilen, zindanlara konulan bir insanın eğer mânevîyatı çok sağlamsa, o kişi gerçek dost olarak Allah'ı kabul etmişse, hiçbir zaman sağlığı bozucu şekilde yalnızlık duygusu yaşamaz. Çünkü zindan, iman ve ümitle, medrese-i Yusufiye olur. Bu olumsuz şartlar altındaki kişiye imanı şunları hatırlatır: "Hakiki dost istersen, Allah yeter. Eğer O dost ise, bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur." O'nu dost bildiysen, sana O yeter. Gam, keder, hüzün sana uğramaz. Uğrasa da, O'ndan geldiği için tahammül edilir ve aktif sabırla ibadete dönüşür. Böylece kişi her şart altında, iki cihan saadetine giden yolları bulur.
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/yalnizligin-biyolojik-psikolojik-ve-sosyolojik-temelleri-mart-2013.html