Popüler Yayınlar

6 Aralık 2015 Pazar

Günde kaç saat uyumalıyız?

Türk Toraks Derneği, uykunun yaşam için gerekli olduğunu, dinlenmiş uyanmak için herkesin kendini iyi hissettiği kadar uyuması gerektiği bildirildi. Yeni doğanların günde ortalama 16 saat uyuduğunu, uyku gereksiniminin 3-5 yaşlarında 11 saate, ergenlikte ise yaklaşık 9-10 saate indiği, yetişkinler için normal uyku süresinin de ortalama 6-8 saat olması gerektiği ifade edildi.
Türk Toraks Derneği tarafından yapılan açıklamada, uykunun yaşam için gerekli olduğu, vücudumuzun dinlendiği, tazelendiği önemli bir onarım süreci olduğu ifade edildi. Gelişen teknoloji ile birlikte insanların uykuya yeteri kadar zaman ayırmamakta olduğu ve az uyuduğu kaydedildi. Normal uyku süresinin yaşla ve kişiden kişiye değiştiği, yeni doğanların günde ortalama 16 saat uyurken, uyku gereksinimi 3-5 yaşlarındaki çocuklarda 11 saate, ergenlikte ise yaklaşık 9-10 saate indiği, yetişkinlerde ise normal uyku süresi ortalama 6-8 saat olduğu ifade edildi. İleri yaşla birlikte uyku süresi kısaldığı ve yaşlıların uyanıklıklar ile bölünmüş bir uyku uyudukları belirtildi.

Dinlenmiş uyanmak için herkesin kendini iyi hissettiği kadar uyuması gerektiği ifade edilen açıklamada, yetişkin kişilerin yüzde 80'i için 6 ile 8 saat arasında uyumak yeterli olduğu ifade edildi..
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_gunde-kac-saat-uyumaliyiz_2330793.html

19 Kasım 2015 Perşembe

Moral bozukluğu, önemli bir hastalığın belirtisi olabilir

Sürekli moral bozukluğu hastalık belirtisi olabilir. Psikolog Deniz Erden, özellikle iki aydan fazla süren duygusal bozukluklarda mutlaka bir uzmana gidilmesini öneriyor.
'Moralim biraz bozuk' diye geçiştirilen dönemler uzun vadede bazıhastalıkların tetikleyicisi olabiliyor. Psikolog Deniz Erden, "İçinde bulunduğunuz olumsuz ruh hali iki ayı geçerse ve başlıca 8 rahatsızlık mevcutsa, depresyon teşhisi konulabilir." uyarısı yapıyor.
Depresyon teşhisi konulmasına yol açan belirtiler:
* Uzun süreli hüzün, üzüntü, huzursuzluk hali.
* İsteksizlik, normalde hoşlanılan uğraşlardan artık haz etmeme.
* İştahsızlık hali. Ancak bazı kişilerde tam tersine sürekli yeme durumu.
* Hobiler gibi, normalde istek uyandıran meşgalelerden uzak durma.
* Kendini değersiz görme, hatta yersiz suçluluk hislerinin bulunması.
* Ruhsal, hatta vücutsal anlamda yavaşlama, hantallaşma.
* Her şeyden nem kapma, huzursuzlanma, öfkelenme.
* Daha ağır vakalarda hayatına bile son verme düşüncelerinin bulunması. Hatta bunu hayata geçirmek.

KIŞIN KAPALI ALANDA ÇOK KALMAK DEPRESYONU 
... http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_moral-bozuklugu-onemli-bir-hastaligin-belirtisi-olabilir_2328311.html

11 Kasım 2015 Çarşamba

Alerjik hastalar bu ortamlardan uzak dursun!

Denizli Pamukkale Üniversitesi(PAÜ) Hastanesi Çocuk Immünolojisi ve Alerjik Hastalıklar Bilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Emin Mete, sonbahar mevsiminde alerjik hastaların daha dikkatli olmaları konusunda uyarılarda bulundu.
Çağın hastalığı olan alerjinin giderek daha çok insanı etkilediğini ifade eden Mete, "Günlük konuşmalarımıza girecek kadar tanıdık olan bu konu ile ilgili düşüncelerimiz genellikle kulaktan dolma bilgilere dayanmaktadır. Havaların soğuması ile birlikte solunum yolu enfeksiyonları artmaya başlamıştır. Okulların açılması ve çocukların kalabalık ortamlara girmeye başlamaları solunum yolu enfeksiyonu sıklığını artıran başka bir etkendir. Genel kanının aksine alerjikhastalar sadece havada polenlerin yoğun olduğu ilkbaharda değil enfeksiyon sıklığının arttığı sonbahar ve kış aylarında da risk altındadır. Alerjik bünyesi olan hastalarımızın özellikle astımı olanların soğuk havalarda en az ilkbaharda olduğu kadar dikkatli olmaları, kapalı, havasız ve sigara içilen ortamlardan uzak durmaları gerekmektedir." dedi.
ANTİBİYOTİKLER SADECE GEÇİCİ ÇÖZÜM SAĞLIYOR

Alerjik astımı olan hastaların ilkbahar aylarında polenler sebebi ile rahatsızlanırken soğuk havalarda, özellikle sonbahar ve kış mevsiminde solunum yolu enfeksiyonlarından kaynaklanan sorunlara maruz kaldığını ifade eden Mete, "Alerjik olmayan hastalar bu dönemde solunum yolu infeksiyonlarını hafif atlatırken alerjik hastalar ve astımı olanlarda üst solunum yolu enfeksiyonları bronşlardan aşağı inerek astım atağı, bronşit ve zatüre gibi daha ciddi hastalıklara sebep olmaktadır. Alerjik solunum yolu problemi olan hastalarımızın bir diğer özelliği ise hastalanma sıklığının fazla olması, hastalıklarının kendiliğinden geçmemesi, genellikle sık antibiyotik kullanmak zorunda kalmalarıdır. Antibiyotiklerin sık kullanılması geçici çözüm olmakta, iyileştikten sonraki ilk enfeksiyonla hastalar tekrar başa dönmekte ve yine antibiyotik kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Bilinçsizce tüketilen antibiyotikler bağırsaklarımızda bulunan faydalı mikropların ölmesine sebep olmakta, bunu takiben bağışıklık sistemimiz zayıflamakta, alerjik hastalıklara yakalanma riskimiz artmaktadır. Sık hastalanan ve sık antibiyotik kullanmak zorunda kalan hastaların alerji ve immunoloji uzmanına başvurması, bağışıklık sistemlerinin incelenmesi, alerji testleri ve solunum fonksiyon testlerini yapılması gerekmektedir." şeklinde uyarıda bulundu...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_alerjik-hastalar-bu-ortamlardan-uzak-dursun_2326540.html

Telefon kıyaslarken dikkat edilmesi gerekenler

Akıllı telefonların hayatımızın merkezine oturduğu bu dönemlerde yeni bir akıllı cihaz alırken dikkat etmeniz gereken önemli püf noktalar bulunmaktadır.

Akıllı  telefonların  hayatımızın  merkezine  oturduğu  bu dönemlerde yeni bir akıllı cihaz alırken dikkat etmeniz gereken önemli püf noktalar bulunmaktadır. Özellikle teknik detaylar hakkında bilgi sahibi olmayan kişiler ve sık telefon değiştirmek istemeyen kişiler dikkatli olmalı Teknoloji Haberleri takipçisi olamaz ancak her gün yeni teknolojiler ve özellikler geliştirilmektedir. Bu yeniliklere ayak uydurmak oldukça maliyetli olurken  son teknolojiye sahip kaliteli, üst düzey akıllı telefonlar beklediğinizden pahalı olabilir.  Bu nedenle püf noktaları iyi bir şekilde incelemeniz gerekir.
 
- Sıradan kullanıcıların ilk dikkat ettiği nokta telefonların tasarımıdır. Ancak ne kadar şık bir telefona sahip olursanız olun özellikleri ve işlevleri sizin için yeterli değilse uzun süreli kullanımlarda problemler yaşamanız kaçınılmazdır. Bu yüzden ilk dikkat etmeniz gereken şey telefonların donanım özellikleridir.
- Donanım özellikleri çok güçlü bir telefonda yeterli enerji kapasitesi yoksa sürekli şarj ihtiyacı oluşturur ayrıca şarj azaldıkça telefonlarda yavaşlamalar meydana gelerek aldığınız performansı minimuma düşürür bu nedenle donanım özelliklerinin yanında telefonları batarya gücünü de kontrol etmenizi öneririz. Tavsiyemiz 2800 mAH batarya ve üzeri güçte pillere sahip cihazlar edinmenizdir.
- En çok kullandığımız özelliklerden biride kameralardır. Kamera kalitesini birçok kişi Megapiksel değeriyle ölçer ancak bir telefon kamerasının Megapiksel değerlerinin yüksek olması kaliteli olduğu anlamına gelmez.  Aynı şekilde kızılötesi odaklama, renkyoğunlu, ortam algılama ve pll değerlerinin yüksek olması kameralarda daha iyi bir verim sağlamaktadır.
Yanlış bilinen başlıca özellikler bunlar ayrıca donanım detaylarına da dikkat etmenizi tavsiye ederiz bunun için TelefonKarşılaştırma seçeneğini kullanarak istediğiniz modelleri kıyaslayabilir hangisinin daha üstün olduğunu görebilirsiniz. 

8 Kasım 2015 Pazar

Uzmanların Namazla İlgili Yaptığı Açıklama Akıllara Durgunluk Veriyor

Milletlerarası bir dergide yayımlanan makaleye göre, namaz, bedenî ve ruhî rahatlamaya vesile olmakta, endişeyi azaltmakta; dolayısıyla kalb, damar ve beyin sağlığı için oldukça faydalı olmaktadır.
Milletlerarası bir dergide yayımlanan “Effect of Muslim Prayer (Salat) on a Electroencephalography and Its Relationship with Autonomic Nervous System Activity” (Namazın Beyin Dalgaları Üzerine Tesiri ve Otonom Sinir Sistemi ile Münasebeti) başlıklı makalede, Namaz kılmanın beyin ve kalp sağlığına faydaları anlatılmış. Malezyalı uzmanlar, makalede namaz kılmanın, sempatik sinir sisteminin tesirini azalttığına, parasempatik sistemin vücuttaki tesirlerini artırdığına vurgu yapılıyor. Sempatik sistem, kalbi hızlı çalıştırıp tansiyonu yükseltirken; parasempatik sistem, kalbi yavaşlatıp tansiyonu düşürür.
Makaleyi, Sızıntı Dergisi’nin Kasım sayısında Prof. Dr. Ömer Arifoğlu şöyle değerlendiriyor: “Genel olarak, sempatik sistemi baskın olan insanlar erken ölürken, parasempatik sistemi baskın kişiler, istatistikî olarak daha uzun yaşar. Makaleye göre; 
http://nevbahar.samanyoluhaber.com/uzmanlarin-namazla-ilgili-yaptigi-aciklama-akillara-durgunluk-veriyor/

7 Mart 2015 Cumartesi

6 Mart 2015 Cuma

Türkiye’deki kadınların yüzde 78’ine eşi bağırıyor

30 Mart yerel seçimleri sonuçları konusunda en isabetli oranlara ulaşan Gezici Araştırma Şirketi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesi bir anket yayınladı.
Türkiye genelinde 36 il ve 210 ilçede bunlara bağlı 248 köy ve mahallede yapılan ankette 3.860 kadın ile yüz yüze görüşüldü. Anket Türkiye’de kadınların büyük çoğunluğunun mutsuz olduğunu ortaya çıkardı. 30 Mart yerel seçimleri sonuçları konusunda en isabetli oranlara ulaşan Gezici Araştırma Şirketi, 7-22 Şubat 2015 tarihleri arasında 3.860 kadın ile yüz yüze görüştü. Ankette kadınlara “Genel olarak hayatınızdan mutlu musunuz?” sorusu yöneltildi. Çalışmaya katılan kadınların yüzde 76,3’ü bu soruya “Hayır, mutsuzum.” cevabını verdi. Yüzde 23,7’lik kısım ise “Evet, mutluyum.” dedi. Ankette sorulan “Eşiniz size bağırıyor mu?” sorusuna ise katılımcıların yüzde 78,1 “evet” cevabını verdi. Yüzde 21,9 ise “hayır” cevabını verdi.
TÜRKİYE’DE HER 10 KADINDAN 7’Sİ MUTSUZ

Kadınlara yöneltilen “Genel olarak hayatınızdan mutlu musunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 76,3’ü “hayır” cevabını verdi. Bu oran Türkiye’deki her 10 kadından 7’sinin mutsuz olduğunu ortaya çıkardı. Ankette, Türkiye’nin en mutlu kadınlarının yaşadığı bölgenin ise Ege Bölgesi olduğu görülüyor. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan kadınlar ise ülkenin en mutsuz kadınları olarak dikkat çekiyor...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_turkiyedeki-kadinlarin-yuzde-78ine-esi-bagiriyor_2281902.html

25 Şubat 2015 Çarşamba

Çekyat, evlilik düşmanı!

Tüm evlilikler “Bir yastıkta kocayın” temennisi ile başlasa da çiftler kimi zaman geçimsizlik kimi zaman da çocukların ebeveynlerinin yanında yatma isteği ile yataklarını ayırabiliyor. 
İlişkilerdeki çatışmalar ve anlaşmazlıklar nedeniyle verilen tepkilerin her çift için farklılaştığını söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Selin Karabulut, “Ülkemizde en sık görülen tepkinin erkeğin yastığını battaniyesini alıp salondaki 3’lü koltuğa geçmesi olduğunu söyleyebiliriz” dedi.  Bir yatağı paylaşmanın evliliğin temeli olduğunu hatırlatan Uzman Psikolog Karabulut, yatakları ayırmanın sorunları büyüteceğini söyledi.
Değişen yaşam koşulları, çiftlerin çok çalışması, daha iyi koşullarda yaşam arzusu gibi birçok etkenle evlilikleri sürdürmek her geçen gün zorlaşıyor.  Aile içinde yaşanan huzursuzluklar da birçok zaman yatakların ayrılması ile sonuçlanıyor. Evliliğin temel olarak yatakları birleştirmek ile başladığını söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Selin Karabulut, “Dikkat ederseniz yatak odasındaki her şey yani dolaplar, yatak, yorgan çift kişiliktir. Eskiler “Bir yastıkta kocayın” der ve yastıkları da çift kişilik kullanırlardı. Aslında birlikteliği temsil eden şeyler, tamamen gece birlikte yatmakla, bir odayı paylaşmakla ilgilidir” dedi. Evlilikte yaşanan sorunların ve çözme yöntemlerinin her çift için farlılık gösterdiğini belirten Uzman Psikolog Karabulut,  “Sağlıklı bir ilişkide, aynı yatakta uyuyan kişiler aynı zamanda cinsel olarak da birleşirler. Duygusal, fiziksel ve seksüel anlamda bütün olurlar” dedi. Uzman Psikolog Karabulut, çiftler için aynı yatakta yatmanın “yan yana” olma ve sembolik olarak bütün olma anlamı taşıdığını dile getirdi.
Çoğunlukla erkekler yatağı terk ediyor
İlişkilerdeki çatışmaların bazen ciddi yaşamsal sorunlara ortak çözümler bulamamaktan, bazen çiftler arasındaki güç savaşından bazen de ilişkinin temelinde yatan sorunlardan ortaya çıktığını söyleyen Uzman Psikolog Karabulut, anlaşmazlıklar karşısında çiftlerin verdiği tepkilerin de farklılaştığını belirtti. Ülkemizde en sık görülen tepkinin erkeğin yastığını alıp salondaki 3’lü koltuğa geçmesi olduğunu söyleyen Uzman Psikolog Karabulut, koltukta yatmanın çok daha derin anlamlar barındırdığını dile getirdi. Uzman Psikolog Karabulut, yatakları ayırmanın dile getirilmese de “Seninle muhatap olmak istemiyorum, bu konuda sana tepki gösteriyorum, sana yakın olmak istemiyorum ve seninle “bir” olmak istemiyorum” gibi anlamları içinde barındırdığını söyledi.
Yastığını alıp koltukta yatmak olgunlaşmamış bir tepki

Eşlerden birinin paylaşılan yatağı terk etmesinin olgunlaşmamış bir tepki olduğunu söyleyen Uzman Psikolog Karabulut, “Eşler arasındaki anlaşmazlıklarda, çatışmalar ve dahi kavgalarda bir çözüm gibi uygulanan yatakları ayırmak çift olmanın temel öğelerinden biri olan “biz“ olmayı sekteye uğratır” dedi. Yatağı terk etmenin alışkanlık haline gelebileceğini beliren Uzman Psikolog Karabulut, “Bir kere yatağı ayırmak her anlaşmazlıkta benzer tepkinin verilmesini kolaylaştırır ve çiftler sorunlarını konuşamaz, yakınlaşamaz, uzlaşamaz olurlar” dedi...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_cekyat-evlilik-dusmani_2279981.html

18 Kasım 2014 Salı

Boğaz ağrısını geçirmenin en doğal yolları

Boğaz ağrısını yatıştırmak ve mikropları öldürmek için gargara yapmak basit ve oldukça etkili bir yoldur. Sizin de boğazınız ağrıyorsa evde hazırlayabileceğiniz bu gargaralarla boğaz ağrınızı hafifletebilirsiniz.
Tuz ve su: 1 bardak ılık suyun içinde çeyrek çay kaşığı tuzu eritin. Eğer evde varsa dişlerinizi fırçaladıktan sonra kullandığınız ağız gargarasından da 1 yemek kaşığı eklerseniz boğazınızdaki mikroplar da ölecektir. Her kullanım için bu gargarayı taze olarak hazırlayın. Asla bu suyu yutmayın.
Limon ve su: Bir bardak suyun içine 1 çay kaşığı limon suyunu karıştırın, ağzınızı buran bu su şişmiş boğaz dokularınızın büzülmesine yardım edecek ve virüsler ile bakteriler için asitli bir ortam oluşturacaktır.
Suyun içine bal, limon ve zencefil katın: Yarım bardak sıcak suyun içine 1 çay kaşığı toz zencefil ile bal ve yarım limon suyu ekleyin. Hepsini karıştırdıktan sonra gargara yapın. Bal boğazınızı kaplayacak ve antibakteriyal bir ortam sağlayacaktır.
Acı sos ve su: Acı biberin içindeki “capsicum” isimli madde ağrıyı hafifletmeye ve iltihapla savaşmaya yardım ediyor. Boğaz ağrınızı hafifletmek için bir bardak sıcak suyun içine 5 parça acı kırmızı biber ya da biber sosu ekleyin. Boğazınız yanacaktır, ancak her 15 dakikada bir deneyin, faydasını göreceksiniz.
Adaçayı ve su: Adaçayı da boğaz ağrısını hafifletir ve burun yollarının ağrısını ya da şişkinliğini de azaltır. 1 çay kaşığı adaçayı, yarım çay kaşığı şap, çeyrek fincan kahverengi şeker ile biraz sirke ve suyu karıştırıp gargara hazırlayın.
Safran ve su: Bu sarı baharat mükemmel bir antioksidandır, bilimadamları safranın birçok ciddi hastalıkla savaşmada güçlü etkileri olduğunu düşünüyor. Boğaz ağrınız için yarım çay kaşığı safranı ve yarım çay kaşığı tuzu bir bardak sıcak suyun içine karıştırıp gargara yapabilirsiniz.
Buğday çimi suyu: Klorofille dolu olan buğday çimi suyu bakteri gelişimini engeller ve boğaz ağrınızı hafifletir. 5 dakika bu suyu ağzınızda tutarsanız, zayıflamış dişetlerinizin yeniden canlanmasına ve diş ağrınızın durmasına yardım eder.
Karanfil çayı: Suyun içine 1-3 çay kaşığı toz karanfil ya da karanfil tohumu ilave edip karıştırın, bununla gargara yapın. Karanfilin boğaz ağrınızı hafifleten ve iyileştiren antibakteriyal ve anti-inflamatuar özellikleri vardır.
Domates suyu: Boğaz ağrınızın geçici olarak iyileşmesi için sıcak suyun içine ekleyeceğiniz yarım bardak domates suyu ve 10 damla acı biber sosu karışımıyla gargara yapın. Likopenin antioksidan özellikleri boğaz ağrınızın daha hızlı iyileşmesine yardım edebilir.
Yeşil çay: Doğal olarak enfeksiyonlarla savaştığı bilinen yeşil çay boğaz ağrısında da etkilidir. Boğazınıza yerleşen herhangi bir bakteriyi öldürmek için yeşil çay demleyin, bir yudum ağzınıza alın ve gargara yapın.

Elma sirkesi ve tuz: Kötü bir öksürüğünüz varsa ve boğazınız bundan dolayı ağrıyorsa elma sirkesini deneyin. Çünkü mikroplar asitli ortamlarda hayatta kalamaz. Bir bardak ılık suyun içinde 1 yemek kaşığı elma sirkesiyle 1 çay kaşığı tuzu çözün. Boğazınız ağrıdıkça günde 3-5 kez bununla gargara yapın. Daha yumuşak bir tedavi için, çeyrek bardak elma sirkesiyle çeyrek bardak balı karıştırın ve 4 saatte bir 1 yemek kaşığı yiyin...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_bogaz-agrisini-gecirmenin-en-dogal-yollari_2199382.html

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Oruç, bağışıklık sistemini güçlendiriyor

Oruç tutmanın sindirim sistemini dinlendirdiğini belirten uzmanlar, bu sayede vücudun kan yapımını artırdığını ifade ediyor. Uzmanlar, "Vücut birikmiş zararlı maddelerden temizleniyor, bağışıklık sistemi güçleniyor. Kalp, damar, kanser gibi hastalıklara karşı direnç artıyor." diyor.
Kalp Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Günsel Şurdum Avcı, güneşin doğuşundan batışına kadar olan süre içinde yemek ve içmekten vazgeçilmesi şeklinde tutulan oruçla, karaciğer ve tüm sindirim sisteminin dinlendiğini ifade etti. Dinlenen sindirim sistemiyle birlikte vücuttaki diğer gelişmeleri sıralayan Avcı, "Vücutta diğer organların kanlanması ve çalışma verimi artıyor. Şeker hastalarında kan şekeri kontrolü, hipertansiyon hastalarında kan basıncı kontrolü kolaylaşıyor. Kanda yağ düzeyleri düşüyor, yararlı kolesterol yükseliyor. Vücutta depolanmış yağlar eriyor, birkaç kilo zayıflanıyor. Kemik iliği uyarılıyor, kan yapımı artıyor. Vücut birikmiş zararlı maddelerden temizleniyor, bağışıklık sistemi güçleniyor. Kalp, damar, kanser gibi hastalıklara karşı direnç artıyor." diye konuştu.
Orucun aşırı yemek, sigara, alkol gibi zararlı alışkanlıklardan uzaklaştırdığına dikkat çeken Avcı, orucun bir ibadet olarak tutulmasıyla güven ve huzur verdiğini, oruç tutanlara büyük moral ve mutluluk verdiğini vurguladı.
RAMAZANDA KALP HASTALARI ORUÇ TUTABİLİR Mİ?

Prof. Dr. Avcı, gördüğü tedavi ile yakınmasız olarak aktif yaşam süren hastaların, beslenmeleri ve ilaç saatleri düzenlenerek, oruç tutabileceklerini söyledi. Avcı, geçirdiği bypass ameliyatı, balon-stent tedavisi ya da kalp pili uygulamasından sonra, herhangi bir yakınması olmaksızın, evinde ve işinde aktif yaşantısına devam edebilen kalp hastalarının, ilaçların günde iki kez alınacak şekilde ayarlanabileceğini ve oruç tutan herkes için geçerli olan beslenme kurallarına uyularak, oruç tutabileceğini belirtti.
http://www.zaman.com.tr/ramazan2014_oruc-bagisiklik-sistemini-guclendiriyor_2228356.html

1 Temmuz 2014 Salı

Zekât kimlere veya nerelere verilir?

Zaman Yazarı Ahmet Kurucan yazdı.... Zekât kimlere veya nerelere verilir? Zekâtın sarf yerleri yani kime, kimlere ve/ya nerelere verileceğini Kur'an Tevbe Sûresi 60. ayette şöyle belirtiyor: "Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere mahsustur. Allah tarafından kesin olarak böyle farz buyuruldu. Allah alîmdir, hakîmdir. (her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir)" Dikkatle incelediğimizde gördüğümüz ayetin 8 sınıf insan ve/ya grup'tan bahsettiğidir. Bu 8 sınıfın efradını câmi, ağyarını mani olacak şekilde bir tarifi ayette yok. Bunu gerek Efendimiz (sas) gerekse daha sonraki dönem kavlî beyan ve fiilî tatbikatlardan çıkartabiliriz. Daha açık bir ifadeyle fakir veya miskin kimdir, aralarında ne türlü bir fark vardır, din farkının fakir veya miskin olmaya etkisi var mıdır yani gayrimüslim fakir ve miskinlere zekât verilebilir mi, zekât toplayan görevli veya kalbleri İslam'a ısındırma ne demek, nasıl anlaşılmalı, borçlulukta ölçü nedir, Allah yolunda olanlar sadece savaş alanında düşmanla göğüs göğüse çarpışanlar mı yoksa ilim ehli de Allah yolunda sayılır mı? Soruları uzatabilirim ama meselenin anlaşıldığını sanıyorum. Açıkçası Kur'an zekâtın sarf yerleri olarak 8 sınıftan bahsediyor fakat onların tarifi tamamıyla içinde yaşanılan zaman şartlarına bağlı yorumlarla belirlenebilir. Tabii temel böyle oturunca karşımıza çıkan ilk sonuç şu oluyor; bu sınıfların tarifi zaman ve mekân şartlarına göre değişkenlik gösterebilir. Dün, dünkü sosyal ve ekonomik şartlarda zekât almaya hak kazanan fakir sayılırken bugün o, aynı hakka sahip olmayabilir. Özetle, bu kişi ve sınıfların tarifi ancak içtihatla belirlenir. Daha müşahhas olması için sadece bir aktarımda bulunayım; fıkıh kitaplarımızda -böyle derken söz konusu kitapların kaleme alındığı dönem şartlarını nazara verdiğimizi unutmayın- yanında bir günlük yiyecek ve içeceği olana fakir, olmayana miskin ya da aynı standarda sahip Müslüman'sa fakir, gayrimüslimse miskin, hicret edenler fakir, etmeyenler miskin, muhtaç olduğu halde dilencilik yapmayanlar fakir, yapanlar miskin şeklinde tarifler vardır. Yukarıda ısrarla ifade etmeye çalıştığımız gibi fakir ve miskinin çerçevesini belirleyen, kapsama alanını çizen bu tarifler içtihadidir ve o dönemin doğrusudur. Fakat bu doğruları farklı sosyo-ekonomik, kültürel ve coğrafî şartların yer aldığı bugüne aynıyla taşımak doğru değildir. Bugün, bugünün uleması, bugünün şartlarına bağlı olarak fakir ve miskinin kim olduğunun tarifini yapmakla mükelleftir. Sair sınıflar için de aynı şeyler geçerlidir. Temel sayılabilecek bu bilgilerden sonra meselenin bir başka yönüne geçelim; kabz meselesi. Türkiye'de halkımız arasındaki kafa karışıklığının en yoğun olduğu alandır burası. Bilinen şu; zekâtta esas olan temlik ve kabzdır. Günümüz diliyle ifade edelim; zekâtı alan mala malik olmalı ve bu maddî açıdan kendisine zekât olarak verilen malı menkul bir şeyse müşahhas olarak eliyle tutma, gözüyle görme şeklinde gerçekleşmeli; gayrimenkulse ruhsat, tapu vb. belgelerde olduğu gibi malın mülkiyetinin kendisine geçtiğini isbat eden bir belgeyi kabz etmelidir. Nereden çıkıyor bu yaklaşım? Bir sonraki yazıda nasipse...
http://www.samanyoluhaber.com/ramazan/Zekt-kimlere-veya-nerelere-verilir/591/

30 Haziran 2014 Pazartesi

Çocuğunuzun kabiliyetine göre yaz okulu seçin

Yaklaşık 17 buçuk milyon öğrenci 3 aylık yaz tatiline girdi. Tatilde hem dinlenme hem de yeni bilgiler öğrenme adına yaz okulları öğrenciler için iyi bir fırsat sunuyor. Uzmanlar, spor faaliyetleri ve enstrüman kursları gibi etkinliklerin iyi bir eğitim aracı olduğunu belirtiyor.
Yaz okulları hem belediyelerin hem de okulların bünyesinde açılıyor. Veli ve öğrenciler bu okullara yoğun ilgi gösteriyor. Fatih Koleji ve Bahçeşehir Koleji gibi özel okullar, yaz okulu kontenjanlarını doldurmaya başladı. Uzmanlar, yaz okulu seçerken her türlü güvenlik tedbirinin alındığı, alanında uzman eğitimcilerin bulunduğu ve çocuğun kabiliyetine göre bir yaz okulu seçmeyi öneriyor. Uzman Psikolojik Danışman Hakan Metan, yaz okullarının çocuğun gelişimi, zamanın iyi değerlendirmesi ve zararlı alışkanlıklardan uzak tutulması açısından önemli olduğunu söylüyor. Yaz okullarındaki spor faaliyetlerinin çocuklar için iyi bir eğitim aracı olduğuna dikkat çeken Metan, “Spor gençlerin saldırganlık dürtülerini, doğal yolla ve sosyal kurallara uygun olarak boşaltmayı öğretir. Bunun için aileler çocuklarının gelişimlerini takip edebilecek kurumlara yönlendirmelidir.” tavsiyesinde bulunuyor.
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_cocugunuzun-kabiliyetine-gore-yaz-okulu-secin_2226134.html

4 Haziran 2014 Çarşamba

Evlilikte en çok tartışma para yüzünden çıkıyor

Time Money'nin yaptığı araştırmada her 5 çiftten 4'ü eşleriyle para konusunda hemfikir olduklarını söyledi. Çiftlerin, yüzde 29'u ev işleri, yüzde 32'si ise para için her ay eşleriyle tartıştıklarını belirtti.
TIME Dergisi 1000'i aşkın evli ve 25 yaş üzeri çifte ilişkileri ve para arasındaki ilişkiyi sordu. Araştırmada oldukça ilginç sonuçlar ortaya çıktı.
Araştırmada, eşlerin yüzde 4'ünün yatırım stratejisi, yüzde 14'ünün cimrilik, yüzde 18'inin kredi kartı harcamaları ve yüzde 32'sinin ise gereksiz harcamalar yüzünden tartıştıkları ortaya çıktı.
Ankete katılan kadınların yüzde 19'u kocalarının çok cimri olduğundan ve fazla para kazanmamasından rahatsız olduğunu, erkeklerin yüzde 21'i ise eşlerinin gereksiz harcamalarından ve bütçe planlamasına uymamalarından şikayetçi olduklarını söyledi.
Kişisel harcamaların yönetimi konusunda ise, kadınların yüzde 68'i kendini bu konuda yetkin görürken, erkeklerde bu oran yüzde 78 düzeyine kadar çıkıyor.
PARA KONUSUNDA KİM DAHA FAZLA KAYGILI?
Erkeklerin yüzde 45'i "bu konuda en çok ben endişeleniyorum" derken, eşim daha endişeli diyenlerin oranı ise yüzde 23'te kalıyor.
Kadınlarda ise bu konuda kendilerini erkeklerden daha fazla ilgili görüyor. Kadınların yüzde 47'si ben endişeliyim derken, kocam bu konuyla ilgili diyenlerin oranı ise sadece yüzde 18'de kalıyor.
Araştırmadaki kadınların yüzde 37'si eşlerinden daha az veya hiç bir şey kazanmazken, erkeklerde çalışmayanların oranı sadece yüzde 3.
EN FAZLA TARTIŞMA PARADAN ÇIKIYOR
Sonuç olarak çiftlerin yüzde 70'i para yüzünden sürekli tartışıyor. 18 yaşın altında çocuğu olan çiftlerde ise bu oran yüzde 80'i buluyor. Diğer ilginç bir bulgu ise çiftlerin yüzde 22'si yaptıkları harcamaları eşlerinden saklıyor.

Erkekler kazanç konusunda kendisi eşiyle eşit bir biçimde görmüyor.  Kadınlarda ise daha çok ‘biz' düşüncesi  hakim...
http://www.zaman.com.tr/ekonomi_evlilikte-en-cok-tartisma-para-yuzunden-cikiyor_2222022.html

20 Nisan 2014 Pazar

Boşanmanın en önemli sebeplerinden biri ailelerin eşlere müdahalesi

İzmir Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Işıl Çoklar, boşanmanın çeşitli evreler içeren bir süreç olduğunu ve bireylerin yalnızca boşanma öncesinde değil, daha sonra yaşadığı sıkıntılarla da başetmesi ve olumsuz duygularını onarması gerektiğini söyledi.
Bu sürecin fiziki ayrılmadan önce başladığını, hukuki boşanmadan sonra da devam ettiğini belirten Çoklar, "Boşanma öncesinde eşler arasında yakınlığın azalmasını, eşlerin birbirine yabancılaşmasını, çatışmaların artmasını içeren bir duygusal boşanma evresi, evliliğin hukuki olarak sonlandırılmasına ilişkin bir yasal boşanma evresi, buna eşlik eden para, mal paylaşımı ve nafaka ile ilgili sorunların yaşandığı bir ekonomik boşanma evresi, anne ve baba ile çocuk ilişkilerinde velayet ve şahsi ilişki kurma düzenlemelerini içeren bir aile boşanması evresi, sosyal yaşamdaki değişmelere ve yeni konuma adapte olmayı gerektiren bir sosyal boşanma evresi ve tarafların yeni bir düzenleme sürecine girdikleri psikolojik boşanma evresi söz konusudur. Boşanma, çoğu kez bir kayıp yaşantısı ve yas süreci olarak da değerlendirilebilir. Eşler arasında çözülemeyen çatışmalar, evlilik sona erdikten sonra da sürebilmekte ve geçmişe ait sorunlar, fiziksel ve psikolojik sağlığı olumsuz biçimde etkileyebilmektedir." dedi. Türkiye Aile Araştırma Kurumu tarafından 2009 yılında yapılan bir araştırmanın, boşanma sebepleri arasında ilk sırayı, çiftlerin evlilik hayatına aileleri tarafından yapılan müdahalelerin aldığına işaret ettiğini aktaran Işıl Çoklar, evlilik çatışmalarını çözerken çiftlerin kendilerinin sorumluluk alması, deneyim kazanması, icabında uzmanlardan yardım alması gerekirken yine aile büyüklerine başvurduklarını belirterek, "Partnerlerin geniş aileyle aralarına belli sınırlar koyamamaları, evlilik birliğinin doğal gelişme süreçleri içinde olgunlaşmasına da engel olabilmektedir." diye konuştu...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_bosanmanin-en-onemli-sebeplerinden-biri-ailelerin-eslere-mudahalesi_2211527.html

2 Nisan 2014 Çarşamba

İNSAN-HUMAN: Kardeşliği sosyal medyada feda etmeyin

İNSAN-HUMAN: Kardeşliği sosyal medyada feda etmeyin: Günlük hayatın vazgeçilmezi haline gelen sosyal medya, son günlerde yaşanan siyasî gerilimle birlikte arkadaş ve akrabalar arasında kırgınl...

Kardeşliği sosyal medyada feda etmeyin

Günlük hayatın vazgeçilmezi haline gelen sosyal medya, son günlerde yaşanan siyasî gerilimle birlikte arkadaş ve akrabalar arasında kırgınlıkların artmasına yol açtı. Yazılanların konuşma gibi duyguları yansıtmadığını belirten uzmanlar, sanal âlemde sevdiklerimize karşı daha temkinli olmayı öneriyor.
Sosyal medya kullanımı, bilgi paylaşımı ve haberleşmenin yanı sıra insan ilişkilerinde de önemli bir yer tutuyor. Yüz yüze iletişimde insanlar muhatabına karşı daha hassas davranırken, sosyal medyada bu hassasiyet korunamıyor. Yazı dilinin duyguları yansıtmada yeterli olmaması, insanların birbirini daha çok kırmasına sebep oluyor. Son günlerde yaşanan siyasi gerilim ve söylemler, birçok kişinin sosyal medyada arkadaş ve akrabalarıyla ilişkisini koparmasına neden oldu. Bir tarafta ilişkiler kolayca kesilirken diğer tarafta eşini dostunu kaybetmemek için sosyal medya hesapları kapatılıyor. PR ajansında danışmanlık yapan Özlem E., yaşadığı sıkıntıyı şöyle anlatıyor: “30 Mart seçimlerinden sonra sosyal medya üzerinden ‘Halk kararını verdi, siz kaybettiniz’ baskısı arttı. Aynı kaseden çorba içtiğim dostlarım ‘kaybettiniz işte’ diyerek farkında olmadan kutuplaşma siyasetine su taşıyor. Siyasi yarış uğruna dostluklar bitti, aile içinde tartışmalar ve parçalanmalar yaşandı. Birçok arkadaşım, babasıyla konuşmuyor bile. Sırf kavgadan, tartışmadan uzak durmak için sosyal ağlara kısa bir süre ‘mola’ dedim. Yoksa daha fazla kalp kırılacak bu yüzden.”
    Sosyal medyanın çok derin analizli düşünmeye müsaade etmediğini kaydeden Uzman Psikolojik Danışman Mehmet Akif Aydın, bir düşünceyi 140 karakterle ifade etmenin birçok sınırlama oluşturduğunu ifade ediyor. Kısacık bir yazıdan yola çıkılarak yapılan genellemelerin ise en büyük iletişim hatalarından biri olduğunu vurguluyor.

    Facebook, Twitter derken sosyal medya günlük hayatın vazgeçilmezi haline geldi. Öyle ki, Türkiye’de Facebook kullanıcı sayısı 32 milyonu aşmış durumda. Facebook’u 6 milyon kullanıcısı ile Twitter takip ediyor. Facebook ve Twitter gibi sosyal ağlarda beğenilmeyen yorumlar, karşıt fikirler ve bu fikirlerin sahibi olan arkadaş ve akrabalar, sosyal medyadan kolayca siliniyor. Sosyal medyada sadece kendi görüşünü ortaya koyma ve aşırı değer verme gibi bir anlayışın hakim olduğunu söyleyen Aydın, kişinin bu düşüncesini karşı tarafa kabul ettiremediği zaman kırılmalara sebep olduğunu belirtiyor. Bu davranışın olgunluk olmadığını vurgulayan uzman, kırılmaların saldırı ya da küsme şeklinde kendini gösterdiğini dile getiriyor. Yüksek lisans öğrencisi Nihal Bayrak da sosyal medya ağlarında paylaştığı haberlerin ya da bilgilerin altına yorum yazan arkadaşlarının artık eleştirilerin boyutunu aştığından yakınıyor...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_kardesligi-sosyal-medyada-feda-etmeyin_2208740.html

17 Mart 2014 Pazartesi

Gıda Güvenliğinde Kıl Problemi

Günümüzde gıda maddelerindeki domuz ve at eti; jelâtin, karmin, kıldan elde edilen sistein ve hayvanî peynir mayası tartışılırken, domuz kılının yiyeceklerle yaygın şekilde teması gözden kaçmaktadır. Bu konuda ilmî çalışmalar ve veriler yetersiz gözükmektedir. 

Boyacılık ve kozmetikte kullanılan fırçalar sentetik veya tabiîdir (domuz, keçi, at ve porsuk kılı). Domuz kılı, yağlı boya ve tıraş fırçası; keçi kılı, saç fırçası; porsuk kılı, sakal fırçası; at kılı da, badana fırçası yapımında kullanılmaktadır. Fırça üreticileriyle yapılan mülâkatlar da bunu teyid etmektedir.

Kılların dış tabakası kütiküla adı verilen kiremit şeklinde dizilmiş keratin tabakasından oluşur. Kıl bir ağaç gibi düşünülürse, bu tabaka ağacın kabuğuna benzetilebilir. Ağacın kabuğuna bakarak türü anlaşılabileceği gibi, kılın kütiküla tabakasına bakılarak hangi hayvan türüne ait olduğu belirlenebilir. 

Yapılan bir çalışmada; domuz kılı uçlarının 4–20 civarında dala ayrıldığı ve bu özelliğin fırça yapımında kullanılan diğer hayvan kıllarının hiçbirisinde bulunmadığı bildirilmiştir (Resim–1). Bundan dolayı domuz kılı suyu ve boyayı çok iyi emerek tutmakta, yağlı boya ve sakal fırçası yapımında tercih edilmektedir. 

Domuz kıllı tıraş fırçaları suyla temas edince, kıllar öbekleşmekte ve açan bir çiçeği andırmaktadır (Resim–2). Fırçaların domuz kılından yapılıp yapılmadığı buna bakılarak kolayca anlaşılabilir. 

Bir çalışmada domuz, at, keçi ve koyun türlerine ait kıl örnekleri yağlı boya, sakal ve saç fırçalarına ait kıl örnekleri mikroskopta mukayese edilmiş (Resim–3). Yağlı boya fırça kılı ile domuz kılı kütiküla tabakalarının, saç fırçası kılı ile keçi kılı kütiküla tabakalarının birbirlerinin aynısı olduğu tespit edilmiştir. 

Domuz kılının yiyeceklerle teması
Domuz kılından yapılmış fırçalar, yiyeceklerin cilalanmasında da yoğun şekilde kullanılmaktadır. Mutfak, fırın, pastane ve lokantalarda, pide ve kebap salonlarında ekmek, pide, börek, poğaça, simit gibi yiyeceklerin üstüne söz konusu fırçalarla yumurta, yağ, yoğurt gibi malzemeler sürülmekte, bu sırada fırça kıllarının uçları koparak yiyeceğe yapışabilmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu'nca yayımlanan raporlar da domuz kılının ülkemizde yoğun olarak kullanıldığını doğrulamaktadır (Çizelge–1).



Domuz eti, Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara 173, Maide 3, En'am 145 ve Nahl 115. âyetlerle yasaklanmıştır. Domuz kılı fırçaların yiyeceklerle teması ve tıraşta kullanılması konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nca aşağıdaki hüküm verilmiştir:

"Kur'ân-ı Kerîm'de sadece domuzun etinin haramlığından söz edilse de, İslâm bilginleri, En'am Sûresi'nin 145. âyetinde domuz için kullanılan "rics" ifadesi ile, A'raf Sûresi'nin 157. âyetindeki mealen "…Allah onlara pis ve murdar olan şeyleri haram kılar." ifadelerini birlikte değerlendirmişler ve domuzun her şeyinin haram olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre, domuzun bütün parçaları "meyte" (ölü hayvan) hükmünde olup dinen necis (pis) sayılmıştır. Domuzdan elde edilen her türlü ürünün yenilmesi, içilmesi ve kullanılması dinimizde yasaklanmıştır. Bu itibarla, "Domuz kılından yapılmış fırçaların, yiyeceklerin cilalanmasında ve fırçalanmasında kullanılması, tıraş olurken yüze sürülen tıraş kreminin köpürtülmesinde domuz kılından yapılmış fırçaların kullanılması dinî açıdan caiz değildir." Domuz kılından yapılmış fırçaların yiyeceklerle teması mevzuat açısından da uygun değildir.

Netice olarak; domuz kılından yapılmış fırçaların yiyeceklerin fırçalanmasında ve cilalanmasında kullanılması mevzuat ve din açısından uygun değildir. Üreticiler, tüketiciler ve denetçiler konu hakkında yeterli bilgi ve duyarlılığa sahip değildir. Kamuoyu bu konuda çok yönlü bilgilendirilmelidir. Yiyeceklerin hazırlanmasında gıdaya temas etmesine müsaade edilen fırçalar kullanılmalıdır. Kozmetik alanında işveren ve çalışanlar konu hakkında bilgilendirilmeli, müşteri tercihine göre alternatif fırça bulundurulması hususunda meslek odaları gerekli tedbirleri almalıdır.

Meselenin mânevî yönünü de dikkate almak gerekir: 'İnsan yediği şeydir.' prensibince, tüketilen yiyecek ve içecekler insanın ruh durumuna ve psikolojisine tesir eder. Bu açıdan, bilhassa tüketicinin, üretim süreçlerine şahit olmadığı gıda sektöründe, kontrollerin titizlikle ve sürdürülebilir şekilde yapılması hayatî önem arz etmektedir. Bu yüzden, yiyecek ve içeceklerin bileşimine giren maddelerin helâl, haram ve şüpheli olma durumlarının sorgulanmasına en az Batı ülkelerindeki kadar saygı duyulmalı ve bu hassasiyet gıda güvenlik ve kalitesinin ayrılmaz bir parçası olarak hak ettiği değeri görmelidir. 

egulluce@sizinti.com.tr 

16 Mart 2014 Pazar

Eşlerin kullandığı kötü sözler geçmeyen tahribe neden olabilir

Kadın ve erkek ilişkileri yüzünden yaşanan birçok acı var. Bu acıların temeline baktığınızda bir yanda sevgi ve mutluluk arayışı, diğer yanda değer vermeme, istismar ve gücün kötüye kullanımı yatıyor.

Problem olarak kısaca eşlerin birbirini tamamlayamamasını görüyoruz. Eş olamamanın temelinde yatan çarpıklıklar ise genellikle her iki tarafla ilişkili ve her iki tarafın kendi anne-baba ilişkilerine varacak kadar derinlerde, kuşaklar ötesinde, fakat bir o kadar da bugünkü ilişkiler için değiştirilebilir, düzeltilebilir şekildedir. Bu ise eşlerin önce kendilerini tanıması ile mümkün olur. Kadın ve erkek birbirinin tamamlayıcısıdır. Zaten bu sebeple ‘eş’ denmiştir. Eşler birbirini ne kadar farklı ve benzer yönleriyle sever, değer verir ve güzel duygularını ifade ederlerse hem birbirini geliştiriyor, hem de mutlu oluyorlar. Zira güzel duygular birbirini harekete geçirir. Güzel sözün sihirli bir gücü vardır. Bıraktığı etki o kadar güçlüdür ki kökleri yerde ta derinlerde, dalları ise gür bir şekilde göklere uzanan bereketli bir ağaç gibidir. Güzel davranışlar da sözlerin etkisini güçlendirir. Güzel söz söyleme kabiliyeti kuşaklar ötesinden geldiği gibi gösterilen her çaba, saçılan tohumlar misali gelecek nesillerde de etkisini gösterir. Güzel söz ancak güzel duygu ve düşünce ve davranışlarla etkili olur...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_eslerin-kullandigi-kotu-sozler-gecmeyen-tahribe-neden-olabilir_2204257.html

14 Mart 2014 Cuma

Hizmet's approach to politics and politicians


The Hizmet community is aware of the social and political aspects of the principle of “encouraging good and forbidding evil” (emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil munker) as being some of the most important requirements and promises carried out by Muslims.

As a civil society organization, it will never shirk from calling on everyone (including politicians) to behave within the parameters mentioned above and making criticisms when they do not -- within the framework of rights and democracy and without abandoning the principles that the movement is based on.

If one examines the legacies of figures like Imam-i Azam Ebu Hanife or Mevlana, one notes that they never hesitated to criticize political leaders, and instead encouraged and called on these leaders to act with justice, honesty, tolerance and the law. Many intellectuals and thinkers -- such as Imam-i Azam -- placed as much importance in their independence as they did their honor, in order to make sure these values could be maintained. It was for this reason that they rejected salaried state positions -- even at the cost of being tortured in prison.

If the greatest losses faced by the world of Islam are wisdom and reason, the second greatest loss is the fact that leaders and states -- and the communities that have followed them without objection -- have weakened the functioning of the structure Islam over hundreds of years.

Fethullah Hoca and his students -- as well as the intellectuals, academics, journalists and writers who come forward in this climate of reason -- are essentially keeping alive the same tradition of maintaining a critical distance from powerful leaders that previous figures like Imam-i Azam, Mevlana and Bediüzzaman once did. In this, they are espousing the concept of “emr-i bil ma'ruf, nehy-i anil munker” (as mentioned above, encouraging good and forbidding evil.)

This is also the approach that has been taken for decades by media organs close to the Hizmet movement. Over the years, these media organs have of course focused on more than just popular culture or sports news; and yet, the attention they are paying now to politics and criticism in this arena seems to present a problem. The same principles that have shaped the criticism these media organs have issued to various politicians and leaders over the years are in play today. Fethullah Gülen noted in 1994 that “we can no longer turn back from the direction democracy is taking us”; in 2010, he said, “let even those lying in graveyards rise and cast a vote in the referendum.” Today, he is making the same sort of criticism, in his own way, as he did in the past against those who supported coups and other anti-democratic practices. For the Hizmet movement is today directing strong criticism at a government that -- despite high-pitched objections from the EU, civil society organizations and intellectuals -- seems bent on eliminating both democracy and the Constitution (and in the process dragging the country into a “one man” regime), which is the duty of citizens who are reasonable, honorable and good believers...
http://hizmetmovement.blogspot.com/2014/03/hizmet-approach-politics-politicians.html#more

4 Mart 2014 Salı

Is the Hizmet movement statist or populist?



Two main theories have been made to analyze Turkish politics since the '60s. The first one is the theory of class conflict employed mostly by the leftist or socialist intellectuals and the second one is the center-periphery thesis argued largely by the liberal circles.

While the former is deficient since it reduces the analysis to economic differences, the latter is lacking because it simplifies the state and society relations as religious divisions.

Thus, an alternative multidimensional analysis is needed of course, whilst not ignoring these two analyses. Instead of dividing the Turkish people into capital owners and labor force or into laicists and religionists, an alternative division can be made -- that of statists and populists. In this analysis, statists are those who think that the wielding of state power is necessary to survive and populists are those who think that limiting state power is required to survive.

Since the Kemalist establishment, after taking control of the state power, negated religion as reactionism and defined non-Turkishness as inferior, they founded their own statism with the confines of secularism, capitalism, Kemalism and Turkism. After completely taking control of the state power, the Justice and Development Party (AK Party), who were once populists, founded their own "center" and new statism with the new confines of Islamism, Tayyibism and again capitalism, but now with new capital owners. However, the people who voted and will probably vote again for the AK Party supported Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan and his (now his own) party not for a new statism but for populism.

After 2010 with the abolition of military tutelage and gaining considerable media power, the AK Party, under the leadership of Erdoğan, turned into a statist party probably because of political corruption caused by the length of time they have been in power. However, for most of the people voting for Erdoğan, he is still a "man of the people" not a "man of the state," although he is assuredly a "man of capital," according to the recent tapes.

The Hizmet movement is a populist movement as almost all of its volunteers are from the "lower classes." Thus, they supported the AK Party from the beginning because the AK Party promised to abolish the old statism, but they started to criticize the party in the last three years since the AK Party established their new "center" with the new statism away from the periphery. Although Erdoğan and his proponents in the media called this change the New Turkey as opposed to the Old Turkey, the Hizmet movement viewed this change as a new centralization and thus a new statism and tutelage with new political and capitalist actors. Due to this change in attitude, the Hizmet movement broke faith with Erdoğan and the AK Party.

As the new statist AK Party and the new "national chief" Erdoğan did not want any populist partners in their new center, they started to see Hizmet as the only threat which would prevent them from founding the New Turkey characterized by political Islam under the support of the new bourgeoisie, including some party leaders themselves. Instead of going into business to make a fortune, as Turkish Confederation of Businessmen and Industrialists (TUSKON) Chairman Rıza Nur Meral has suggested, they tried to make their fortune through politics. The Hizmet movement is accused of creating obstacles to this New Turkey and thus has been criticized harshly by the AK Party notables, the partisan press and some grassroots of the party. Some of the AK Party voters seem convinced that Erdoğan is still a man of the people even if he was involved in corruption. However, they will sooner or later realize that he has turned into a man of state and the Hizmet movement never changed its civil and populist stance.

Published on Today's Zaman, 03 March 2014, Monday
http://hizmetmovement.blogspot.com/2014/03/is-hizmet-movement-statist-or-populist.html